Delirium...
Bir Sanatçının Güncesinden
Şeytan Dansı
Küçük Raslantılar
Anafor
Bukalemunlar İçin Müzik
Uçabilselerdi
Gülmek Garip Bir Öyküdür
Sahte Cennet
Yedi Uyuyanlar
Ahir Zaman Homoseksüelleri
Görüntüler
Avarakasnak
Sizin Kediniz de Konuşuyor mu
Ayın Yazısı
Işık ve Sevgiyle
Kapı Aralığından
Sayıklamalar
Nevruz / Nevroz
Bu da Böyle Bir Yazı
Zaman
Yıldız Parçalarıyız
Yap - İşlet – Devret
GOS (Gibi Olma Sendromu)
Delirium
Bir Sanatçının
Güncesinden
Karşı konulmaz bir içgüdüyle, kendimi bildiğim günden beri üretiyorum...
Duyargalarım düşüncelerimin sonuna kadar açık... Hissediyorum
Günlerle, gecelerle yaşadıklarım doluyor gönül
kuyuma... Onları düşlerimle harmanlayıp, kendimce şekiller veriyorum sonra...
Ben sanatçıyım... Çok doğal ki, daha derinden
duyumsuyorum olup biteni... Gülüşlerim daha bir gülüş...
Ve kederlerim daha derinden yaralıyor gibi...
Kendimden çok başkaları için üzülmek... Elimde
olmadan...
Duyarlıyım... Dışarıdaki duyarsızların
cenderesinde soluklayamıyorum kendi güzel hayatımı zaman zaman...
Aldırmasam... Ah, bir aldırmasam...
Sanatçı olur muydum o zaman?
Penceremden baktığımda,
güzel bir hayat,
güzel insanlar görmek istiyorum...
Duygusuz yığınların gelgitinde, şarkılarıma
taşıdığım güzellikler hep hayal gücümde...
İncecik kıvrımlı, zarif, duygulu gülücükler içinde,
cennet bahçelerinde gezdirmek istiyorum
insanları...
Oysa, düşüncelerimin bir adım ötesinde hep aynı
itiş kakış...
Kalın bir pislik içinde, kıran kırana geriye
gidiyor Türkiye...
Birkaçı hariç, bütün sevgilerim, dostlarım ve
sanatlarına defalarca şapka çıkartılacak insanlar, sonsuz bir aymazlık,
teslimiyet ve uzlaşma içinde...
Evrimleşip Süperegoizm'e dönüşen bilinçsiz
yaratık, dağlardan şehirlere indiğinde, güzele inancın gülen gözleriyle onu
eğitmek varken, teslim oldu herkes, sırf daha kalabalık daha büyük diye...
O yaratık şimdi sokaklara tükürüyor, işiyor,
asırlık ağaçların köküne kibrit suyu döküp, siteler yapıyor boğaza nazır
tepelere...
yetkisini kullanıp kendine çıkarlar sağlıyor
başka tepelerde...
İnançlarını, sevgilerini, inceliklerini yitirmiş
bir kitle dönüp duruyor belirsizliklerde...
O yaratık kollarını uzatıyor sokaklardan,
kanallardan haberlerden...
Harmanlanıp, dünya güzeli düşüncelerime karışıyor
hatta...
Sonuç değişmiyor... Şarkılarım hep umutlu
nasılsa...
Bir türlü beni kendine benzetemedi kaos...
Geleceğin evrensel insanı olabilmenin sermayesi
tükendi neredeyse...
Bu etabı kaybetti Türkiye...
Yalnızca birkaç sanatçı, birkaç yazar... Gerisi
yok...
Yaratığın kollarındalar...
Başka tarafta, başka çıkışlar var mı? Bilemem...
Ama, son bir makas kaldı bulunduğumuz koridorda
...
Ya uzakta ışık görünen bir korku tüneli...
Ya da benim dinlemeyeceğim bir şarkı bu;
"Geceler yarim oldu..."
Kendimi, bu duyarsız, aldırmaz, zarafetini
yitirmiş pis sürünün parçası olarak görmüyorum.
Düşüncelerimin yanı sıra, sokaklarımda,
ilişkilerimde, beynimin kıvrımlarında yıldızlaşacak pırıltılar, o ışıkları
paylaşacak -hiç değilse çağdaş olmaya niyetli- insanlar bulmak istiyorum...
Bu, bütün çağrılarımın en sonuncusu olabilir
kısacası...
Uzaklaşabiliriz eni konu...
Işık ve Sevgiyle...
Şeytan Dansı
Dinler, mezhepler dünyayı karıştırıp duruyor...
Kimileri daha ırkçılığın hesaplaşmasında.
Kimileri de, yeni başlangıçlara açılacak son evrensel noktaya varamadan
"inançsızlık" dönemecinde...
Kimileri de yanlış anladıkları Allah'ları adına
cinayetler işliyor...
Kimbilir ne kadar üzülüyordur tanrı...
Ve kimbilir ne kadar gülüyordur, tali yollarda
vakit öldüren fanatiklerine.
"Hiçbir ayrılığa kapılmadan, bütünün
güzelliğini kavramak var" diyordur.
Şimdi benim, bu satırları yazmam gibi,
anlaşılmazlık boşluğunda...
Bir çiçek, bir ağaç, bir tek insan hissediyorsa
eğer, boşuna değildir boşluğa yayılan düşünceler...
Herkes, (aymazlık) "hıyanet, gaflet ve
dalalet olabilir" demiş Mavi Göz...
O Mavi Göz , Türkiye'nin evrensel dünyada doğru
bir parça olduğunu biliyordu. Tanrısızlık görüntüsünde, tanrıcasına bütünü
hissederek...
Ne bilsin Ata'cık,
kendi görkemli beyniyle özdeş tuttu geleceğin
gençliğini...
Koltuk sevdasındaki bıyıklı çocukları, kökten
dincileri hayal bile edememişti belki...
"Asolan hayattır" diyen öteki
"Mavi Göz"le aynı boşluklarda şimdi.
Biz bu hayatı yaşıyoruz...
Ozanlar, yazarlar, ışıklar yakılıyor
karanlıklarca...
Devlet yananların peşinde.
Siz avareliğini, özgürlüğünü çağdaşlıkla
sarmalamış bir insanın, inançlarına, düşüncelerine ters düşen olaylar
karşısında tepkilenip, "tahrik" olduğunu gördünüz mü?
Eğer bir "tahrik"ten söz edilecekse,
Atatürk'ün attığı güzelim çağdaşlık tohumlarının,
geceler boyu ezilip büküldüğünü gören bizlerin tahrik olması gerek en çok...
Demokrasinin, insan haklarının, en önemlisi
evrenselliğin pasifizmi içindeyiz... "Saygı" ile acizlik"
karıştırılıyor kanımca...
Doğru yaşamaktan öte bir görevimiz daha var;
İnandıklarımızı söylemeden içimize atıp,
ilkellikleri tahrik etmekten kaçınacağız böylece...
Ben, "canlı/cansız her şeyle bütünün
parçasıyım. Işık ve sevgiyle bütünleşerek, parçalarımla O'nu oluşturuyorum...
Ben O'yum, "O", ben" desem...
İkibinli yıllara yedi kala, hâlâ "enel
hak" diyenleri yok edenlerin yanlış satırlarıyla mı yargılayacağım?..
Kimi başka bir yola inanır.
Kimi "hiçbir şey"e...
Ve hepimiz aynı kâinatın çocuklarıyız...
Tanrısal geleceğin parçası olmak.
öyle yumruğunu kaldırıp, "yaşasın
şeriat" diye bağırmakla ve sana öyle özgürce bağırma hakkını veren
Cumhuriyet'in ilk adımının atıldığı şehirlerde oteller, otellerde beyinler
yakmakla olmuyor...
Müslümanlığın temeli, temel direği "sevgi ve
hoşgörü"dür.
Bu iki güzellikten yoksunsan eğer,
"cihad" bağırtılarıyla sana verilen hiçbir anahtarla açamazsın
cennetin kapılarını...
Cennete ulaşmak için, önce cennet eylemen gerek
yaşadığın her günü...
Işık ve Sevgiyle...
Küçük Raslantılar
Aysel o sabah erken uyandı... Uzun uzun gerindi yatağında... Orhan Veli sıyrılmasıyla
kalktı. Yüzünü yıkadı soğuk sularla, ılık bir duş sonra...
Aysel manken, sabah on bir, bir reklam filmine
yetişmek üzere kapıyı kapattı, hızla indi merdivenlerden, sokağa çıktı...
Aysel yürüyor...
Mehmet Bey nakliyeci... Bir kamyonu var iki
ortak... Uyandı Mehmet Bey, saat sabahın onu... Hemen giyindi, özensiz...
Kuruçeşme'den yüklendi kömür...
Giderayak seslendi müdür: "Şu kartı al,
üzerinde adres var... Şişli'de bir yer... Önce iki tonu oraya
bırakılacak..."
Saat on bir, on bir... Teşvikiye, Rumeli Caddesi,
Aysel yürüyor...
Adres arıyordu nakliyeci Mehmet...
Bu kamyon saat tam 11.28'de Rumeli Cadde'sinden
geçecek, damperli demir kasası, uykulu, dalgın dalgın yürüyen Aysel'in kafasına
çarpacak da 11.29`da Aysel ölecek...
Aysel nakliyeci Mehmet Bey'i tanımazdı... Mehmet
Bey için Aysel'in hayatı yorgun argın bir film konusu... Ortak bir kaderi
paylaştılar...
Hepimiz, bir ötekine, bir ötekine, bir ötekine...
Böyle küçük raslantılarla bağlıyız....
Aşklar yaşıyoruz, evleniyor çocuklar
yapıyoruz.... O çocuklar büyük insan oluyor, olmuyor...
Her gün bin çeşit raslantıyla yön veriyoruz
hayatımıza...
1965 senesinde Gölcük'te bir kız çocuk dünyaya
geliyor... Dokuzyüzellibeş'te hayat katarına katılmış erkek çocuk ile
karşılaşıyorlar Bindokuzyüzsenler'de... Âşık oluyorlar birbirlerine...
İlmik ilmik bir hayat örüyoruz... Ortada sonsuz
ve görkemli bir desen var...
İnsan insanla bağlantısını ne kadar kesse de ,
her gece gizli bir el, sabaha kadar yeniden dokuyor hayat kilimini...
Tanımadıklarımız, sevdiklerimiz, nefret
ettiklerimiz her aynı kilimde renkleriz...
Anlaşılmaz bir biçimde bağlıyız birbirimize...
Bilgisayar devreleri gibi... Ne zaman, nerede karşı karşıya gelirsek gelelim,
önce birbirimize, yani birlikte ördüğümüz o hayat kilimine zarar vermemeyi
düşünelim...
Işık ve sevgiyle...
Anafor
Bu, kökeni çok daha eskilere dayanan bir oluşum, ama özellikle son üç yıldır
"hamle yaptı" denen Türk Pop Müziği, müzikalite yönünden en verimsiz
dönemini yaşıyor.
Türk Pop Müziği üreticileri yıllar önce, dar
boğazdan çıkış yolu olarak arabeskin ezgilerini kattılar Türk popuna...
Başlangıçta, daha içten, daha özgür bir
anlatımla, kendi soluğumuzu, arabeskten daha ileri beyinlerin oluşturacağı
teknoloji ve ritm bilgisiyle harmanlayıp yeni Türk popuna çıkış için olumlu bir
startı belki.
Ama son yıllarda bilgisayarın önlenemez
yükselişi, tekdüze disko ritmleri üzerinde, üç beş nakarattan oluşan sözlerle
aceleye gelmiş, derme çatma şarkıları gündeme getirdi.
Şimdi insanlar, müzikalitesi "sıfırın
altında" olan bu şarkıların ulaştığı tirajlara bakıp, "Türk POP
Müziği hamle yaptı" diyorlar...
Bence buluğ çağından sonra insanlar yaptıkları
her davranıştan, attıkları her adımdan kendileri sorımludurlar... Ben, yine de
o şarkıları söyleyen, dinleyen gençleri suçlamıyorum.
Çünkü onların bir çoğu, gelgeç rüzgar olan bir
yolda kullanıldıklarının bilincinde değiller.
"Bizim yaptığımız doğrudur. Bizi kıskandıklarından
eleştiriyorlar" diyen üç beş uyanık besteci, aranjör, söz yazarının ve bu
tezgâha para yatıran yapımcının banka hesaplarında Türk Pop Müziği hamle
yaptı...
Daha da kötüsü, eski yıllarda şapka çıkartılacak
şarkılarını dilediğimiz ustalar ve dallarında isim yapmış sanatçılar, bu ucuz
gidişe tepki verecekleri yerde, sanatlarını, sanatçılıkları bu tezgâhta satışa
çıkardılar.
Yeni Türk Pop Müziği öyle anlamsız bir rüzgâr ki,
yıllar önce "yoz müzik" diye tukaka edilen arabeskin de altından girdi
üstünden çıktı.
Arabesk, kendi kendi kültürünü yansıtan
insanların içten haykırışlarıydı...
Yeni Türk Pop Müziği ise, yükselen değerlerle
medyanın imaj bombardımanında şaşkınlaşan toplumun geçiş günlerini kötüye
kullanan hesapçı bir boşluk...
Dünyaya "çağdaşlaşma" diye şırınga
edilen, ABD hegemonyası "Yeni Dünya Düzeni"nin uzantıları ülkemizde
alaturka-alafranga karışımı ucube bir felsefe ile duble yanlış bir yol buldu;
"Her şey free..." "Kır şişeyi dön köşeyi."
Artık, "olmak" yerine "gibi
olmak" yetişiyor...
"Gibi Olma Sendromu" ucuz kahramanlar
yaratıyor.
Sanatçı gibi olanlar, sanatçı...
Devlet adamı gibi olanlar, devlet adamı...
İnsan gibi olanlar "büyük insan"
alkışlanıyor ülkemizde...
Zırvalıkların alkışlandığını gören bir sürü ucuz
hayat erbabının şahıslarında akla gelmedik cilalı imaj meslekleri türedi...
Sunucular, astrologlar, falcılar, cinciler,
büyücüler, kamuoyu araştırmacıları, yarışmalar, "talk show"lar,
900'lü telefonlar, alışverişlerle kötünün de kötüsü bir Amerikan kopyasında
yuvarlanıp gidiyor şaşkın Türkiye.
Toplumun düşünce sığlığının ve ufuk darlığının
aynasında, bu düzeni körükleyen sanatçılar ulvi havalarda, misyoner edasıyla
tezgâhı sürdürüyorlar. Hatta, yapay derinlik içindeki arabesk söylemlerini dile
getiren gençler sürüyorlar piyasaya. Onlara hami, anne, abla olarak...
Yükselen değerlerin göbeğinde, olup bitenlere
karşı gibi görünen "sahte aykırı"larla, aslında bu akışı körükleyen,
kamuoyunun vicdanı gibi görünen, gerçeklerin er meydanında , kötülerin korkulu
rüyası olan diğer sahtecilerle aldatılmanın dairesini tamamlıyor insanlar.
En saygın görünenlerin, en rüşvetçi çıkmaları, en
"ağır" devlet adamı edasındakilerin içerdeki ve dışardaki
basiretsizlikleri de uyandırmaya yetmiyor bu toplumu.
Böyle bir anaforda, hâlâ insanlığını, kişiliğini,
sanatını, mesleğini satmamış kaç tane onurlu yaratık (!) kaldıysa onlara bu
satırlardan en derin saygılar...
Işık ve sevgiyle...
Bukalemunlar İçin Müzik
Eğlenceli sanat eserleri vardır.
İnsanlar dinlerken, izlerken keyifli, neşeli
anlar yaşarlar. Ama bir sanat eserinden söz ediyorsak, en şenlikli, en uçuk, en
fırlama öğeleri sergilenirken dahi, ışıltılı kıvrımları, teri, emeği
hissederiz...
Müziğimiz daha önceki yıllarda uzun zaman arabesk
ile dile gelen keder ağırlıklı üretimlerle sürdürdü gündemini.
Son birkaç yıldır, oldukça esprili, eğlenceli
şarkılarla Türk Pop Müziğinin lokomotifliğinde müzik dünyası.
Müzik üreticilerinin toplu olarak kedere ya da
eğlenceye yönelmeleri toplumun talepleri ile paralel yürüyor.
Dinleyicinin terazisi dinlediği üretimin
kökenindeki emeği ve sanatı tartmaktan yoksun olunca, -sanatçının dünyasını
içtenlikle yansıtacak sanat eserleri yaratmak olan- amaç, değerini yitiriyor.
Bunun yerine dinleyiciye ulaşım şekli "amaç" oluyor. Hüzünlü veya
esprili şarkılar...
Böylece insanlar, kendilerini "sanatçı"
yapan ayrıcalıklı hissedişleri bir yana koyarak -veya daha kötüsü; bir kenara
koyacak başka birşeyleri olmaksızın- toplumun o süreçteki taleplerine karşılık
veren bir piyasa oluşturuyorlar.
Bu alışveriş içinde, birçoğu zamandan,
düşünceden, oluşum sancısından yoksun şarkılar üretiliyor ve aynı hızla talep
görüp tüketiliyor.
İlk cümleye dönerek, "eğlenceli sanat
eserleri vardır" diyorum.
Ama, üretici kendi bakışını yansıtmayı bir kenara
bırakarak, toplumun talebini yanıtlamak için eğlencelikler üretiyorsa, veya
yalnızca eğlencelik üretebilecek potansiyele sahipse, son birkaç yıldaki akışa
bakarak, şu soruyu sorabiliriz:
Türk pop müziği sanat mıdır?
Hatta, pop müzik sanat mıdır?
Toplumun yaşam süreçlerini milimi milimine
izlemek, borsada tahvil değerlerinin, döviz kurlarının peşinden koşmakla özdeş.
Bu koşuşturmayı da kelime olarak
"Sanat" değil, "Hüner" karşılıyor.
Bu bakışla Türkiye'de "Sanatçı" olarak
anılan birçok insanın asıl kelime karşılığı "Erbap" olmalı...
İşin erbabı/ İşin erbabı olmak...
Konuyu müziğin dışına taşırırsak, yeni dünyada
"doğru yaşamak" ciddiye alınması gereken bir hedef olmadığından,
gündelik mesafedeki hedefleri hünerle on ikiden vuranlar "işin
erbabı" sayılıyorlar.
Popüler müzik, adının taşıdığı çağrışımı da
düşünürsek, sanat değildir.
Türkiye'de ve dünyada popüler müzik üreticisi
olarak bilinen birçok insan, pop müzik sanatçısı değildir.
Üretimlerini popüler müzik zannedilen şekiller
içinde dile getirilen düşünce insanlarıdır hepsi.
Bu insanların diğer zanaatkârlarla aynı kefeye
konmasının nedeni, sanatın hangi dalında ve hangi tarzda olursa olsun,
toplumların, beyin kıvrımlarını plastiklerden ayırt edecek yetkinliğe
erişememiş olmasıdır.
Adı "Yükselen Değerler" olarak konan,
gelişme süreci olarak da tanımlanan bozulmanın kökeninde "teknoloji"
yatıyor.
-Haydi teknolojiyi aklayalım hemen-
İlk insanların kendi yaptıkları putlara tapması
gibi, "köle" olarak kullanılması gereken teknoloji "efendi"
olarak hayatlara girdi.
Bilgisayarlar, telefonlar, uydular,
televizyonlar...
Müzikte, duyguları doğru olarak yansıtmak için
ancak bir katalizör olabilecek bilgisayarın hazır ritmleri üzerine besteler,
nakaratlar konduruluyor...
Genelde "Alo Bilgi" olarak anılan
telefon servislerinin yüzde kaçı bilgilendirmeye yönelik?
Toplumu zayıf noktalarından yakalamak için
sıkılmış yumrukların hepsi gelgeç talepleri ve eğlenceyi hedefliyor.
Kitaplar, resim sergileri, müzik üretimleri,
radyolar, basın ve televizyon...
Göstermelik birkaç programın dışında,
televizyonlar ilkel duygulara servis veren, vahşet hüzün ve eğlence üçgeninde
sürdürüyorlar yayınlarını.
Radyoların çoğu kimliksizlik ve özenti niyetini
çektiriyor demokrasi tavşanlarına.
Herkes, "daha fazla beyinsel çaba"nın
gereksizliğini kavramış vaziyette kısacası...
Daha da kötüsü, toplumun ince zarı yüzünden
başlayan alışverişin başlangıç noktası unutulmuş ve talebi karşılamaktan başka
yeteneği olmayanlar kendi kendilerini ve herkesi sanat ve hayat erbabı
olduklarına inandırmışlar.
Teknoloji... Yine teknoloji...
Eğer bu toplum bütün anlamsız yasakları aşarak,
uydularla odasına giren yeni hayat biçimini doğru kavrayabilecek kültüre sahip
olabilseydi, her yeni olguyu, peşine takılacak bir uç olarak değil, dünya
görüşünü şekillendirecek bir renk olarak sindirirdi...
Modernizm yeni yeni algılanırken, iletişim post
modernizmi yansıttı hayatlara...
Hayat merdivenlerinde her basamağın, her katın
ayrı bir rengi, kokusu, olgunluğu var.
Toplum asansörlerle renksiz, kokusuz yükseliyor.
Kapılar açıldığında o katlara tırmanarak gelmiş insanlar görünüyor
koridorlarda...
Onların hangi basamaklarda, hangi olaylarla
şekillendiğini bilmedikleri davranışları geçiriliyor hayatlara anlamadan.
Bütün bu olup bitenin dışında, beyinsel yükselişi
seçmiş insan, merdivenin her basamağının, asansörün her kapısının ötesinde /
yukarısındadır.
Yeniçağa yükselen asansördeki teknoloji
kurbanlarını, koridordaki yanlış örnekleri, merdivenlerdeki değerli çabaları
nostaljik bir gülümsemeyle sarmalar.
O sanatçısıdır hayatın.
O "Kim"dir?..
Asansörlerin, merdivenlerin, koridorların,
lobinin müziği değil...
Bir yürek atışı, kulak çınlaması...
Yapıların müziği topyekûn.
Yerden göğe...
Işık ve sevgiyle...
Uçabilselerdi
Geceden mavi duruluklar içinde sessiz, sakin bıraktığım gökyüzü, sabah
bulutlanmış, gri, yağmur dolu... Uzaklar daha bir kızılötesi, fırtına
habercisi. Bahçemi ne güzel derleyip toparlamışım... Kameriyemde sarmaşıklar...
Hemen altında dostları bekleşen masalar, sandalyeler... Güller bir yanda renk
renk. Karanfiller, menekşeler, begonyalar, akşam sefaları, mis kokulu
sümbüller... Daha ötede baharla pıtrak pıtrak aşmayı bekleyen ekinler...
Yıllarımı almış hepsi...
Bu sabah ortalık bi tuhaf... Sıkı bir sağnak,
şimalden bir deli rüzgâr...
Yeni tohumlar beynimde... Yine de kaygılıyım
bahçemden yana...
Doğru arka bahçeye... Vaktiyle ölmüş ağaçlardan
otuz-kırk ağır gövde, testere, çekiç, macun ve çiviler...
Yağmur yağdı yağacak... Ekinler yine ekilir,
lakin ekmekle büyümüyor dostlar.
Tufan öncesi bir gemi yapmayalım...
............
Günlerce sürdü inşaat...
Tüylü kalemlerle parşömen kâğıtlara yazılmış
çağrılar gönderildi dostlara.
"Dostlar, ortalık tuhaf görünüyor, yağmur
yağdı yağacak... Fırtına ardında tepelerin... Birileri koştururken, bilerek
bilmeyerek ezebilirler çiçeklerimizi... Kaçışanlar arasında değilseniz, arka
bahçedeki ahşap gemime gelin..." Gibisinden bir şeyler...
Gelen geldi... Sağnak, fırtına, seller aldı her
yanı... Şöyle bir yükseldi, yola çıktı gemi...
Burunda kızılderili duruşuyla yeni sahiller
arandı aylarca...
Çok soğuktu... Üşüyenler gövdeden tahtalar söküp
yaktılar...
Gemi ahşaptı... Yandı, battı...
Gömülüşü hissettiğimden, günler öncesinden üst
güvertede uçma kursları verdim kendi kendime... Kimseler gelmedi... Gizli gizli
bakıp, uçmayı öğrenmeye çalışanlar kaçmadı gözümden...
Gemi battı... Değişik yönlere yüzmeye başladı
dostlar...
Belli belirsiz gümüşi kanatlarımda seyrettim olup
bitenleri...
Bazıları bir adaya yöneldiler... Uçup, adanın
yerlileriyle konuştum onlardan önce... "Gelenler bizdendir... Yardım
edin... Yardım edelim... Kuru giysiler, yiyecek, sıcak yatak... Bizdendir
hepsi..."
Dostlarım sahile doğru yüzerken korkuyorlardı...
Dostça karşılandılar...
Benimle uçmadıkları için kızmadım...
Dostlarımdı...
Ölümden döndüklerini gördükten sonra huzurla uçup
gittim...
Yeni sahillerin keşfine...
Işık hızında yeni renkler buldum asırlarca...
Asırların ötesinde zamansızlığı...
Mekansızlığı...
Hiçbir yere ait olmadığımı hissettiğim an, her
yere ait olduğumu...
............
İçimizde en son kalan ilkel (!) duygu
"hasret" galiba...
Dostlarımı özledim...
Yönsüz ve zarif bir dalışla alçaldım onları
bıraktığım adaya... Tam onlara gözleri sevinç
yaşlı çocuklar gibi anlatacakken gördüklerimi, benden ayak bastı parası
istediler...
Basmıyordum ki, görmediler...
Yepyeni bir medeniyet kurmuşlar adaya...
Otoyollar, bilgisayarlar, dev iletişim ağlarında
iletişimsizlik...
Şu kadar metrekare içinde yaptıkları tatlı bir
gurur yerleştirmişti yüzlerine...
Oysa daha ötelere gidebilirlerdi...
Uçabilselerdi...
Denemediler...
Gülmek Garip Bir
Öyküdür
"C AM INTERESSE" adlı Fransız dergisi "Gülmek Garip Bir
Öyküdür" başlıklı bir yazı yayınlamış...
"Bilimsel bir gülüşler çeşitlemesi"
diyebileceğimiz bu yazı bir kahkaha trajedisiyle başlıyor...
1988 yılında Danimarka'nın başkenti Kopenhag'daki
Empire tiyatrosunda "Wanda Adlı Balık" filminin gösterimi sırasında
bir seyirci öylesine gülmüş ki, tıkanıp anında ölmüş...
Burada sözü bilim alıyor; "Engellenemeyen
tıkanıklıklara yol açan gülüşler kendini, gözlerden yaşlar boşanması, yüzün
kıpkırmızı olması, insanı ter basması ve kalp atışlarının düzensizleşmesiyle
gösteriyor... Normal bir kahkahada ise insan ağzını açıyor, kahkaha tınısı
duyuluyor, bu şekilde gülen bir kişi başını arkaya atıyor...
Gülmek çok karmaşık bir olay... Normal bir
gülüşün en hoş şekli de, dudakların gülümser gibi gerilmesi ve ağızdan hafif
hafif sesler çıkması... İnsan bazen kıs kıs gülebilir, bunda da dudaklar
hafifçee gerilirken, gülen kişi hafifçe ses çıkarır..."
Fransızca dergiden yapılan alıntıda, davranış
bilimciler bebeklerin dört ya da beş aylıkken bilinçli olarak gülmeye
başladıklarını dikkat çekiyorlar... İlk gülücüğün bebekle anne arasında ilk
iletişim olduğunu söylüyorlar...
"İnsanlar yanlızca komikliklere değil,
utandıkları ya da korktukları zaman, hatta ölüm karşısında da korunma
mekanizması olarak gülüyorlar. Koşulsuz olarak her ortamda gülebilen tek bir
grup var: akıl hastaları...
Normal insanlar her durumda keyiften gülemiyor,
yalnızca akıl hastaları ve şempanzeler..."
Aynı uzmanlar hemen sonra gülmenin sağlığa, insan
bünyesine yararlı olduğunu söylüyorlar...
Akıl hastaları ve şempanzeler önden gidip, bu
gerçeği önceden keşfetmiş olsalar gerek...
Bu bakışta ortaya iki sonuç çıkıyor;
Türk toplumu olarak ya biz, böyle bir aldırmazlık
içinde her şeye gülerken kitle halinde delirmekteyiz... (Bu durumda arabesk
hüzün kaçınılmaz olarak emniyet sübabımızdır...)
Ya da başka çıkış yolu olmadığından mı nedir,
akıl sağlığımızı gülerek koruyoruz...
Gülüşler çeşitlemesini uzatabiliriz;
İçi hırsla dolu, dışı müstehzi ve de sevecen
gülüş...
Başka denizlerde şahlanıp köpüren bilgi
birikimini, küçük denizlerde iki kaşın arasına sığdıramayan, teslimiyetçi,
umutlu, iyimser gülüş,
Kurnazlıkla zekâ arasındaki büyük uçurumu biraz
da mahalli durumun kalınlığından görmezden gelip, başköşelerde tarihin
kıvrımlarına nakış olmak isterken boşluğa yuvarlananların yankılı, isterik
kahkahaları.
Kim bunlar?..
Baştanberi sayılıp dökülen gülüş çeşitlemelerinin
dışında, aralardaki fare vıyk vıykları var...
Bu yazıyı çeşitli gülümseyen yüzlerle süsleyin ve
resim altlarını boş bırakın...
İşin garibi, neşe-i muhabbetle, son gülenler de
kahkahalar içinde şimdilerde !..
Ara sıra ağlasalar da kürsülerde...
Sahte Cennet
Topluma yapışan plastiklik, sahtecilik öyle bir boyuta geldi ki, farklı
değerleri anlatmak yersiz artık.
Medyanın pusulasında, genel talebin dümen suyunda,
kalınlık, yeteneksizlik, sanatsızlık, kurnazlık, başarı ile doğru orantılı bir
eğri çiziyor.
Yaşananları netlikle görebilecek yetkinliğe sahip
olanlar, beyinlerinin bulunduğu noktayı yadsıyarak, toplumun zaaflarını
kullanmayacak kadar kendilerine saygılıysalar doğal olarak, güzele dönüşmeyen
topluma yabancılaşıyorlar.
Tüm siyaset ortamı, sanatlar, eğlence, haber
programları, hatta kültür hayatı, gündelik kültürsüzlüğü kültür olarak
sunanlarca kotarılıp, arz-talebin fasit dairesinde döndürülüyorsa,
Bu toplumun insanları gidişata direnen onurlu
insanlarını, bilim adamlarını, sanatçılarını, düşünenlerini değil de,
taşıdıkları yaftanın, hatta insanlıklarının korkuluğu olarak yaşayanları
baştacı ediyorsa,
Bir bakınalım çevremize;
İçi/dışı plastik, iki kelimeyi bir araya
getiremeyen sunucu hanımlardan, onları haberlere kadar sunucu yapanlardan,
alkışlayanlardan,
Yarışma programlarında şu kadar milyon kazanmak
için kendini acındıran, yalvaranlardan oluşuyorsa bu toplum,
Akşam yemeğinde sıcağı sıcağına kan veren
cesetler seyretmeyi sevecek kadar sapkın bir habislik içindeyse çoğunluk,
Bir futbol takımının sınır ötesi başarısı, o
başarıya emeği geçenleri şaşırtıp, gevşetip, yoldan çıkartacak kadar aşağılık
kompleksli bir ezilmişliğin büyük coşkusuyla kutlanıyorsa,
Bıyıklı çocukların masalcı ablası, her ay
"Harikalar Diyarı" nı anlatıyorsa bütün kanallardan,
Demokratik hak ve özgürlüklerini kullanmaktan dem
vurarak demokrasiyi yok etme yolunda ilerleyen yobazlar, hatırı sayılır bir oy
potansiyeline ulaştıysa,
Küçülen, sığlaşan, kirlenen sevgi denizi,
güzelliklerini kıyılarda bırakıp, "Sahte Cennet"e dönüşüyorsa,
Bırakın yükselen değerlerin çocuklarını, bu
rüzgar esmeden önce, hayatlarıyla, ürettikleriyle gönlümüzün özel köşelerine
koyduğumuz insanlar da anafora kapılıp gidiyorlarsa,
Özgürlüğü deformasyon,
deformasyonu yenileşme,
yenileşmeyi din,
dini barbarlık,
barbarlığı iktidar,
iktidarı para sanacak kadar sapla samanı karıştırdıysa
bu insanlar,
Geçerli insan olmayı, insani değerlerin semtine
uğramadan arayıp buluyorlarsa,
Bu arenanın savaşçısı olmayı reddedenlerin
uzaklaşma özgürlüğü vardır.
Hayattan el-etek çekme görüntüsü veren bu sessiz
yürüyüş, evrensel koridorlarda ışığı bulur.
Kaçış noktasında devasa bir yaratık...
Kendilerini ve başkalarını sahte değerlerin
gerçekliğine inandırmış olanlar, beyinleri daha farklı boyutlarda olduğu halde,
bu çarkın içinde uyandırıcı olmaktan öte işler çevirenler bu habis karaltıyı
oluşturuyorlar. Kendini bu döngünün dışında hisseden mutlu (!) azınlığın gece
gündüz hırboluk üreten yaratığa söyleyecek sözü olmadığı düşüncesindeyim.
Bırakın, büyük bir bölümü yaratığın arenası olan medyada ahkâmlar kesmeyi,
Bu konuda kitaplar, filmler, sanat eserleri
üretilmesi dahi, ancak dünyanın bu çöküş-geçiş (!) döneminin belgelenmesi
açısından yararlı olabilir.
Bir avuç insan, ürettiklerinde ve hayatlarında
hiçbir didaktik kaygı olmaksızın doğru yaşamayı sürdürecekler.
Belki bir gün, çoğunluk bilinç sıçramasına
uğrayıp.........
Neyse.
"O zaman,
Aaaa! Kafadan...
Verdim gitti...
Şekercim...
Final için dönüyooor...
Ararsınız di mi?..
Salvo Atışı,
Harikûlade Geceler,
Nonoş Takımı,
Eğlence Sucuksıklam,
Perşembe Pazarı,
Ana-Baba,
Mahallenin Muhtıraları,
İster Ye, İster Yeme,
Erzurum, Sivas,
Kara Ses, Ballıses,
Emrah, Ceylan, geyik muhabbetleri biter.
Şimdi peşin satan tüccar resmi gibi, koltuk
başlarında ges ges gerinenler, topluca pislik bir dönemin karasinekleri
olduklarını anlarlar belki."
diyecektim.
Ammavelakin...
Işık ve sevgiyle...
Yedi Uyuyanlar
Bazen şerlerden "hayır" doğuyor. Padişahlık, kulluk, diktalar,
kadercilik, kedercilik... İnsanın özünü kaybetme pahasına çağdaşlığı yakalayan
dış dünyanın yozlaşmalarına uzun yıllar kapalı kaldı insanımız. Görüntüde geri
kalmıştı... Gelişemiyordu. Dünyasal kazançları insanlığı içinde bir yere
oturtamıyordu. Ama "insan"dı.
Gelişen dünyada örneklerini gördüğümüz gibi,
çağdaşlığı yakalamanın "insanlığı kaybetmek" gibi bir maliyet
ödettiğini bilen, özlerimizi çağdaşlıkla yoğurabilecek kadar evrensel, ufku daha
geniş, önce kendi hayatına, sonra topluma, "gelişirken yozlaşma"
bedelini ödetmeyecek kadar bilge birisinin bir kapı açması gerekti Türk
toplumuna.
Her şeyi önceden hisseden bir devrimcinin
kurtuluş savaşı destanlarıyla açtığı kapıdan geçen bu toplum, 60'larda,
70'lerde, 80'lerde sonradan duvar olduğu anlaşılacak kapılardan geçirildi
defalarca... Boşluğa, ışıksızlığa açılan kapılara yüzde doksan küsur
"evet" dediği oldu.
Mustafa Kemal'den sonra ihtiyaç vardı artık...
Kendini bildiği günden bu yana geliştirdiği
yaşamında hiçbir ayak oyununa bulaşmamış, çağdaşlığın makinelerde,
telefonlarda, barajlarda olduğundan öte, bütün bunların "insani değerleri
kaybetmeden" yakalanabileceğini önce kendisi bilen, sonra insanına
anlatabilen bir lider bekleniyordu... Sonra birisi, kapılar açıldığında
dünyamıza dolacakları kendisi de bilmediğinden -daha kötüsü "gelişme"
bilip sevdiğinden olacakları- anlatmadan açıverdi kapıları...
1983'ten bu yana bir "şekerrenk" aldı
Türk toplumu... İnsan ilişkileri... Yükselmek için en sade ve yalın yol
"para kazanmak". Ve bu amacın virajsız yöntemleri...
Yumurta, tavuk gibi, kazandıkça toplumda yer.
Toplumda yer kazandıkça, kazanç.
Çağdaş yaşamın nimetleri hayatlarına doldurma
"histeri"sinin doyumsuzluğundaki insanlar, kısa bir zaman sonra
büyüklüğünü kaybettikleri insani değerlerin azıyla yetinmesini öğrendiler.
Güdük politikacıların, güdük sanatçıların, güdük
hayatların baştacı edilmesi işte tam bu döneme rastlıyor.
Türk toplumu bence, 1983-1993 arasında en amansız
hastalığa yakalandı: "Telefonlara, santrallara, otoyollara, metrolara
bakıp geliştiğini zannederek, asıl geliştirmesi gereken kendi özünü unutup
yetinmeye..." Günü kullanmaktan, günü yakalamaktan başka hiçbir hüneri
olmayanlara "dost", "arkadaş", "sevgili",
"sanatçı", "devlet adamı" deme gafletinde
bulundu/bulunuyor.
Boşluklara kapı açıldı.
En ücra köylere kadar, çevirdiğimizde saf ve
temiz insanı bulamayacağımız telefonlara kavuştuk.
Termik santrallar kurduk en güzel körfezlere.
Elektriğimiz, suyumuz, barajlarımız var...
Edremit Körfezi'ndeki köstebekler çalışmayı
sürdürürlerse, siyanürlü altınlarımız bile olabilir...
Bütün bunların kapısını açıp, dünyanın gelişmeyi
yakalamış bir başka noktasındaki gibi "özümüzü kaybetmek pahasına"
bize çağdaşlığı gösteren insana övgüler düzüyoruz şimdi...
O insan, bu toplumu, insanlığın kurtlara yem
edildiği bir kazanma arenasına çevirmeden döndürseydi geleceğe.
O insan, inançlı bir sessizlik içindeki, beyinsel
değerlerin, sanatçıların, insanların rüzgârında yelken açsaydı bu tepelere,
şimdi kafa karışıklığıyla, bir şeyleri kazanırken, bir şeyleri yitirerek
yetinmeyi öğrenen bu toplumun önü evrensel bir geleceğe açık olurdu.
O zaman ben, 2000'lere yaklaşırken, daha yukarıda
bir el tarafından geleceğimize bir kapı açıldığına inanabilirdim.
Sanatımıza, müziğimize, dostlarımıza,
sevgilerimize, devlet adamlarımıza, gelenlere, gidenlere, hayatınıza bakın.
Yetinmeyi öğrendik.
Farkında değiliz bunun bile.
Yukarıda sonsuz düşüncelerimizi koşuya
dönüştürmeyi bekleyen uzaylar var...
Farkında değiliz.
Işık ve sevgiyle...
Ahir Zaman
Homoseksüelleri
“......Duyarsın seslerini...
Herkes duyamaz...
Sen duyumsarsın...
Hatta uzaklarda/yakınlarda su sesleri duyarsın...
Dereler, dalgalar, çağlayanlar...
-Hiç kimse aynı derede iki kez yıkanamaz-
Eski bir kıratın aynı dereye ön ayaklarını
soktuğunu duyumsarsın...
Peşinden de bir sürü ahmak...
Eski oklar atılır... Cüppeler, bıyıklar yeniden
dökülür yollara...
Eski hamamda eski taslar...
Boğaz akıntısı gibi dolanıp durur, aklanamayan
sularda pislikler...”
Bindokuzyüzseksenyedi kitabımdan; "Uzaklarda
Biri Var"
Yazının adı "Dünya Sevgiyle Değişir..."
“......Madem geçmişe dönecektik, bugüne niye
geldik?..
Madem bugüne geldik, niye geçmişe
dönüyoruz?.."
Aynı kitabımdan... Bu yazının adı da
"Muhteşem Gösteri..."
"......Sonra bu fotoroman/film kültürünün
gerdeğe girmesinden doğan çocuklar içki içiyor, arabesk dinliyor, kitap
okumuyor, tiyatroya gitmiyor..."
Yine aynı kitaptan: "Bi Bildiğimiz
Var!.."
Gecenin saat 02.10'unda özel radyolardan birinde,
yalak sesli bir DJ:
"Yıllardır uyutulduk...
Şimdi kaliteli müzik için Culture Clup var"
diyor...
Öte yanda:
"Radyoteek... steriyoo... Doksandokuz
efem..."
Şov tivi, İnterstar, Eyç bibi tivi...
Şimdi n'olcek?..
Dışarıdan yükseltilen değersizlikler içeride
kocaman bir boşluk bıraktı... O boşluğunuza şeriatın gelip kol gibi dayanmasına
şaşırmayın sakın...
Belki de siz ona bile razısınız...
Çarşaflar altında da sürdürürsünüz
pisliklerinizi...
Olan yine düşünen üç-beş beyine olur...
Onlar da eylemsiz mastürbasyonlarla bunu çoktan
haketmişlerdir zaten...
Aptal... Üstelik sahtekâr... Üstelik yeteneksiz
bir muhteris sizin debelenmekten fark etmediklerinizi, gafletinizi anlatır tek
tek...
"Bosna" der...
"Çekiç güç..."
"Özenti, taklitçilik, emperyalizm..."
İşte siz sayın beyler,
insanlara böyle bir ucuz slogancıya "adam
haklı" dedirtecek kadar boşsunuz... Bir kara mizaha iktidar kapılarını
aralatabilecek kadar...
Önce gençlik fark etti boşluğunuzu -gençliğin
doğasından-
Alt kültürleri yok ki, naapsınlar...
Topraklarından bir şey koyamadılar boşluklarda
kalınca...
Amerika'nın sunduğu "out"lu
"in"li ucuz kültür bombardımanına kapılıverdiler...
En eleştirel görünenleri bile bir davul ritmiyle
teslim oldular oralara...
Çağdaşlığı Amerikalı gibi olmak, İngiliz gibi
olmak sandık hep...
Gelişen hayatta bizim soluğumuzun olması
milliyetçilik, gericilik...
Yıllardır dışlananların yerine bunlar geldi...
Kimliğini kaybetmiş bir gençlik...
Bol tirajlı , kakafonik, dehşetengiz müziğimiz...
Türkilizce...
Çember sakalların altına Adidas'lar...
Milyarlık arabalardan inip telefon kulübelerine
işeyenler ...
İskelesinden kopmuş, radarını, dümenini,
koordinatlarını kaybetmiş bir yarımada... Katastrofun (t) harfindeyiz...
Yılların beceriksizliği ile ışıksız bırakılan
kitleler farkında bile olmadan şeriatı dayarlar boşluğunuza...
Boşluğumuza...
Dikkat!..
Sizler aymazlık içinde çağdaşlık masalları
anlatırken,
umutsuzlar, kutsal ayaklarında bir duhulun ahir
zaman homoseksüelleri olma yolunda...
Belki de bir geçiş paranoyası hepsi... -Kabuk
değişimi-
Denizler durulacak...
Biraz paranoyaklıktan zarar gelmez...
Paranoyak olmak takip edilmediğin anlamına
gelmez...
Işık ve sevgiyle...
Görüntüler
Duygularımız karanlık mağaralardaki keder yarasaları ile uçuşuyor kara pazardan
beri... O gün, Yirmidört Ocak Doksanüç, Pazar günü, insanlarımızdan yana kendi
inançlarımızdan savrulan küçük bir ümit kırıntısının dışında, hüzünle
sarmalanmış, gelecek karamsarı bir fax gitti Cumhuriyet'e... "...Mustafa
Kemal'in ışıltıyla kurup, doğru geleceğe yönlendirdiği Cumhuriyet Türkiyesi'nin
yelkenlerini bir bir kırıyorlar... Ama çağdaşlık rüzgârlarını
dindiremeyecekleri kesin. Üç-beş kişi dışında herkes bezginlik, teslimiyet ve
aymazlık içinde. Yine de değişimin, çağdaşlığın, evrenselliğin ışığı, örümcekli
karaltılara teslim edilmeyecek..."
Sonra, keder mağaralarında bir ışık belirdi...
İnsanlar Cumhuriyet'i sahiplendiler önce...
Bu sefer?..
Belki?..
Evet evet...
Türkiye'nin her tarafında geceli gündüzlü
eylemler...
Üç-beş kişilik düşlere yüzbinler doluştu...
Eğer artarak sürerse, tarihi bir başlangıç
yaşandı Türkiye'de...
-Yaşanıyor-
O güzel insan, sonsuzluk tahtına uğurlanırken
milyonlar "laiklik yemini" ettiler...
Böyle bir ateşi canını vererek yaktı Mumcu...
Duyarlılık yemini edildi... Söndürmemeye
sorumluyuz hepimiz...
Unutmamaya, diri olmaya... Yeniden dalmamaya
derin uykulara...
Işığa karşı sorumluyuz artık...
Haberlerde hüzün ve inanç karışımı gözyaşlarıyla
töreni izlerken, iki yanında iki çocuğuyla o siyahlı kadını gördük...
Yüzbinlerin önünde... Beyninde bütün fırtınaların
harmanı, dimdik...
Kocasının kimbilir kaç kez anlatıp da onu üzdüğü
anı yaşıyor...
"Işığın eşi" olmanın inancını, altüst
olan yüreğine sarmalamış...
Hangi derin kederlerin, inancın ve hırsın
yelkeninde olursanız olun, o kadının duygularına erişemezdiniz o gün...
Daha bir ışığın eşi olmak için, o gün, o kadının
gözlerine dikkatlice bakmak yeterliydi...
Bir teşekkür ve bir dilek;
Cumhuriyet'te "Gözlem" köşesi
sürüyor... Teşekkürler...
Yirmidört Ocak günü ile başlayan hafta artık
"Demokrasi Şehitleri ve Laiklik Haftası" olmalı... Daha bir
konuşacak, tırnaklarımızı avuçlarımıza geçirtecek o kadar çok olay, o kadar çok
yolcu var ki...
Sonra Yekta Güngör Özden ile Genel Kurmay
Başkanının buluşması...
"İyi niyet yeterli" deyip okuduğumuz
satırlar;
Özden: "Üzüntümüz sonu tehlike olacağından
değil. Üzüntümüz böyle kıymetleri, böyle aydınları kaybetmekten. Daha başarılı
olabilirdik... Bir sokağı beş lambayla aydınlatmak başka, on lamba ile
aydınlatmak başka. Ampuller sönüyor."
Güreş: "Şimdi bakın efendim. Uğur Mumcu'nun
teğmen bir akrabası vardı. Ben teğmenken o da benim en samimi arkadaşımdı. Biz
bunlara giderdik. Uğur Mumcu'nun annesi güzel börek yapardı. O zamanlar daha
sekiz yaşındaydı. Büyüdü atıldı. Kaybedilmesi büyük kayıp."
Bizce yine de yetersiz ama...
Türkiye ayağa kalkmışken, Türkiye'nin başındaki
iki insan yoktu Uğur Mumcu'yu uğurlama töreninde...
Dünyayı -biri tümüyle, biri kendi çapında-
maşalarıyla karıştıran mangallardaydılar... ABD ve Suudi Arabistan...
Devletin yüce çıkarları veya her ne ise, o
ertelenmeli, Başbakan ve Cumhurbaşkanı katılmalıydı insanların seslenişine...
Uğur Mumcu'nun büyük harflerle dillendirdiği
"Rabıta" skandalının merkezinden gönderilen mesaj, küçük (!) bir kara
mizah olarak geçti karaltılara... Mesajın Tahran'dan gelmeyişine şükrettik...
Son olarak, "kara pazar" ve
sonrasındaki yayınlarında, hassas rüzgârlara göre ölçüp biçmeden, inançla
açtıysa ekranlarını, teşekkürler TRT.
Şimdi sonrası var...
Uğursuz günler yeni başlıyor...
Hazır mısınız?..
Işık ve sevgiyle...
Avarakasnak
Türk toplumu geçtiğimiz yıl, iki zıt düşünceyi doruklarda temsil eden iki şehit
verdi.
Birisi, belleklerden silinmeyecek şekilde
parçalanarak öldürüldü.
Diğeri, tarih mertebesine giden izlerin uzağında
bile olsa, inandığı değerler uğruna, sağlığını hiçe sayan bir koşu içinde
göçtüğünden şehittir...
Birisi, sahip olduğu ışıltılardan hiçbirini
satmadan, Ankara'nın bir örnek apartmanlarının birinden çıkıp, lacivert Röno
Oniki otomobiliyle bir dost ziyaretine giderken.........
-İşine de gidiyor olabilirdi.-
İyi günlerde sevincini.
Ve kötü günlerde sıkıntısını içine atarak, diğer
arkadaşları gibi Cumhuriyet gemisini terk etmeden, gözlemlerini derinleştirerek
sürdürdüğü işine...
İçtenlikle inanarak gösterdiği çıkışa inanmasam
bile, bir başka boyutta diğerine de saygı duyuyorum.
Düşünen bir beyin için -ki o düşünen bir beyindi-
anlatılan gidişatın tersine o kadar çok gösterge varken, düşnücelerini ve
düşünceleriyle özdeş yaşamını sonuna kadar sürdürdü.
Kurnazlıkla söylenmiş bir sözcüğünün ardından,
aynı kulağı yanlış eliyle gösteriyor düşüncesine kapıldığım bile oldu...
O da, Ankara'nın en yüksek tepesinin en güzel
evinde, avarakasnak bir yürüme şeridinde......
Toplumdaki uyanışı bir anlık görebilmek için
hayatını vermeye hazır olan, ÖLDÜRÜLDÜĞÜNDE, hayatında görmediği bir
sahiplenmenin yüreğine gömüldü.
Her yeni yazısını yazmaya oturduğunda düşlediği
çalkantıların üstünde karıştı sonsuza.
Diğeri, kendi döneminde "Demokrasi Şehidi"
ilan edilenlerin yanına doğru sürdürdüğü yolculuğunda, yaşamını özetleyen
kalabalık bir saygının kucağındaydı.
"Değişim" olarak verilen şırınganın
insanlık değerlerini yok eden bir yan etkisi olduğuna kızarken, iki ölüm
yaşadık.
Birisini, yüreklerde ve hayatlarda yaşatma
sözleriyle uğurlarken güzel bir yargıya vardık:
Her şey değişiyordu.
Değişecekti...
Zaman geçti, aynı insanların aynı törenleri
yaptığını gördük...
Ötekiler için.
"Boşuna heveslenmeyin" der gibiydiler.
"Sizin gibi paramparça bir yılgınlığımız yok
bizim."
Mumcu'nun ardından bir sene geçti.
O gün, tekrar mumlar yakılacak sokaklarda.
Yazılar yazılacak.
Yeminler edilecek.
Karanfiller...
O kadar.
"Uğursuz günler yeni başlıyor"
demiştik.
İşte yine sustunuz...
Oysa diğer gidenin fikriyatı, şahinlerle,
bacılarla yön çiziyor hayata...
Demek ki, âlem buysa, düşünceyi iktidar etmek
lazım mızmızlanmadan. Bu da, sizin benliğinizi sollayamayan düşünce sığlığınızı
çok aşıyor.
Sizin iktidarsızlığınız yüzünden sessizliğe
mahkûm olan mumcular istediklerini yazıp söyleyebilirler.
Ama, bildik katillerin yakalanmasını "onur
meselesi" ilan eden iktidar kaçkınları ve ötekiler, Yirmidört Ocak'larda
sakın ola bir şey söylemesinler.
Sizin Kediniz de
Konuşuyor mu
Adamların ikisi de şık giyimliydiler. İstanbul Gelişim Stüdyosu'nun konuk
odasında çaylarını yudumlayıp beni bekliyorlardı.
Koyu renk elbisesi, düzgün taranmış kır saçları
ile "politikacı eskisi"ni andıranın önünde en büyüğünden bir bond
çanta, daha genç, karayağız olanın boynunda son model bir fotoğraf makinesi...
Otuz-elli yaşlarındaydılar...
O günden iki hafta kadar önce telefon etmişlerdi.
"Biz......... ajansından arıyoruz,
gazetemizin sanat sayfası için sizinle detaylı bir söyleşi yapmak istiyoruz.
Bir randevu rica edeceğiz..."
"Ben yeni çalışmamın kayıtları için her gün
öğleden sonra stüdyoya gidiyorum. O gün biraz daha erken gelirim, kayıt öncesi
konuşuruz..."
Kapılar kapandı, minik teyp çıktı, söyleşi
başladı...
Alışık olmadığım bir tuhaflık...
Soru sormuyorlar, söylemek istediğim ne varsa
içimden geldiği gibi anlatmamı rica ediyorlardı...
"Olur al!" dedim. "Hem böylesi
daha hoş..."
Kısa bir özgeçmişten sonra İlhan İrem'e
sorulacağını tahmin ettiğim, sorulmasını arzu ettiğim konulara değinmeye
başladım uzun uzun... Yeni çalışmalar, kitaplar, pop müziğin durumu, metafizik,
çevre kirliliği, Uğur Mumcu, Atatürk, şeriat, İran, 900'lü kanallar, özel
radyolar, televizyonlar, termik santrallar, insanlar, hayvanlar, ilişkilerin
kirlenmesi, yeni projeler... O günlerde hayatımı dürtükleyen ne varsa...
Teyp çalışıyor, adamlar yalnızca dinliyordu...
-Ara sıra bilge tavırlarla onaylayan kafa sallayışları-
Bir saatlik kasetin iki yüzü doldu. "Bu
kadar" dedim. Teyp kapandı.
Daha kerli-ferli olanı çantasından minik bir
fotoğraf albümü çıkardı...
Baba'yla ve diğer politikacılarla yan yana, kol
kola çekilmiş fotoğrafları gösterirken sordu: -Diğeri resim çekiyordu-
"İlhan Bey, çok güzel bi söyleşi oldu,
yazıyı hangi boyutlarda kullanmamızı istersiniz?"
"Anlayamadım?"
"Yani tam sayfa, yarım sayfa, dörtte
bir?.."
"O sizin konunuz, nasıl uygun
görürseniz" dedim.
Durumu kavramaya çalışarak masanın öte yanına
kollarımla dayandım...
Çantasından ürkek hareketlerle bir makbuz
çıkardı, bir de tarife...
"Yanlış anlamayın," dedi. "Birçok
konuda aynı düşünceleri paylaşıyoruz. Bu bir dayanışma, bütünleşme, yardım."
Tarifeyi benden yana çevirerek önüme uzattı...
Tam sayfa kırk sekiz milyon, yarım sayfa yarısı, dörtte biri... Dizi yazılar,
ön kapaktan duyuru falan filan...
Gerisine bakmadım!
Son yıllarda hiç bu kadar şaşırmamıştım... Şimdi
ben ne edeyim... Tanıştığımız yaklaşık iki saatten beri en küçük bir densizlik,
saygısızlık yapmayan, bu kibar, şık giyimli üçkâğıtçılara ne diyeyim
Müthiş bir "sakin olma" gayreti içinde
"böyle bir şeye gereksinimim olmadığını. Böyle bir konudan baştan söz etmemiş
olmalarının büyük saygısızlık olduğunu, hiç değilse söyleşinin (!) ortalarında
bir yerinde onların aradığı cinsten bir sanatçı olmadığımı anlayıp, özür
dileyip gitmeleri gerektiğini, böyle bir teklifi duymamış kabul ettiğimi ve
sonuçta stüdyoyu terk etmelerini.."
Apar topar gittiler.
Unuttukları fotoğraf albümü yakın zamana kadar
stüdyonun sekreter masasının gözünde duruyordu.
Bilmem aldılar mı?
Mesleğini şerefiyle yapan çok sevgili gazeteci
dostlarıma, sımsıcak sevgiler, selamlar...
Sözünü ettiklerim gazeteci değillerdi zaten...
Daha sonra o günü çok düşündüm
Biz nerdeyiz?
Buralara nerden geldik?
Dostlukları, ilişkileri, saygıları, sevgileri,
çevreyi tümden erozyona uğratıp, toplumun bütün kesimlerinde üreyip boyveren bu
sığ ve kalın kolay kazanç insanları... Bu robot yığınlar, milyonlarca köşe
dönücü. Gelişimi, çağdaşlaşmayı "gibi olmak" zanneden,
"Türkilizce"li, "vaav"lı, "pardon yani"li plastik
çiçekler hangi tarlada sulanıp serpildiler bu kadar?
Öte yanda bu görüntüye tepki olarak şeriat
kıpırtısı...
Geçiniz.
Geçmişlerde bir gün, birileri su kattı aşımıza,
kıvamımız bozuldu...
Çürümeye, kokuşmaya başladı ortalık.
Bireysellik, bencillik.
Önce telefonlar mı bozuldu?
Telesekreterler...
İki yanımızdaki dostlukları, sevgileri şöyle iki
kolumuzla geriye itip, öne fırlamak... Steriyoo doksandokuz ef eem!.. Tarotlar,
fallar, hopterelelli, köşe köşe dönmece...
Hangimizde sizce?..
Hangisi daha hafif?..
Hangisi daha hafifse,
O iyidir (!)
Toplumsal kirlenme aynamızdaki
"ışıksızlık" aynen Türk pop müziğimize de yansıdı...
Üç silahşörler Türk pop müziğine başarılı bir
darbe girişiminde bulundular, "Yeni Türk Hafif Müziği"ni yarattılar.
Ardından da zaten taklit olanın kötü taklitleri...
"Kıl oldum abi"
"Elleme, sollama, sallama, dallama..."
Bunlar yeni plastikler...
Kırk yıldır tanıdığımız, kendine özgü renklerini
kokularını bilip sevdiğimiz eksi dostlar da takılınca bu "kör uçuş"a...
"Doktorum nerde?.."
"Türk popu hamle yaptı" (!)
Böyle hesapçı ve sinsice değil, yıllar yılı
değişimsiz, kendi acılarıyla içlenen arabeskin tahtına kuruluverdi... "Neo
Arabesk" bu.
"Çağdaş Türk Müziği"ne doğru ilerleyen
Türk popuna "yüzde doksandokuz" başarılı bir darbe...
Genç kalmış, sönmemiş beyinler..
"Yüzde sıfır sıfır bir"den çoğalacak
ışık sızmaları...
Ve uzayıp giden bir girdap...
Mesleğine inanmış, sanat ve sanatçı adına uğraş
veren kim varsa;
O besteleri yapanlar...
O sözleri yazanlar...
O aranjörler...
O menajerler...
O plakçılar...
O disk jokeyler...
O yönetmenler...
O derinliksiz, plastik üretimi, ilişkileri
sulayan herkes...
Resimleriniz, ikibinli yıllara doğru açtığmız
serginin "Yükselen değerler" galerisinin duvarlarına çoktan asıldı...
"Yeni Türk hafif müziğinin kanatsız
kartalları..."
Uçun...
Yaptıklarınız, parmak kadar çocuklara ve genç
insanlara sunduğunuz "nurlu ufuklar" , sorumluluğunuzu en şahane
şekilde yerine getirdiğinizin efsanevi kanıtları olarak dillerde...
Yüzde birlik çıkış ihtimallerine genelde
"yaya kaldın tatar ağası" denir... Eski zamanların yüzde birlik mavi
ışığının, körfezdeki gemilere bakıp, "Geldikleri gibi giderler"
dediğini bilmesem tümden ışıksız kaldığımıza inanabilirdim belki.
Karışık, sıkıntılı bir yazı...
Ama elçiye zeval olmaz;
"Kedim konuşmaya başladı",
kulağıma bunları söyledi.
Işık ve sevgiyle...
Ayın Yazısı
Bu yazı, ABD'li bilim adamı Prof. Alexandre Abian'ın ortaya attığı
"evrende radikal değişim" önerisi üzerine kaleme alınmıştır...
Doğanın yüzyıllardır katledilmesinin, bütün bu
çevre felaketlerinin suçlusu meğerse mehtapmış...
Ne diyor profesör? "Dünyanın daha ideal bir
çevre dengesine kavuşması için, Ay'ı patlatıp yok edelim... Ya da yörüngesini
değiştirip, biraz daha uzağa gönderelim... İkinci bir Ay bulup, Dünya'nın
çevresine de yerleştirebiliriz... Hatta ve hatta, Dünya'nın eksenini
düzeltelim, Mars gezegenini daha yakına getirelim..."
İnsanların ne suçu var?.. Bütün kabahat, Ay'da,
Mars'ta, Dünya'nın bulunduğu yerde... Güneş Sistemi'nde şöyle bir gezinip,
Dünyamıza daha ideal bir yer bulabiliriz...
Suçluluk duygusundan arındım, insanlık adına bir
rahatladım ki sormayın...
Bu ilginç buluş, iklimi dengelemenin yanı sıra
birçok avantajları ve soru işaretlerini de beraberinde getiriyor... Kürekleri
aheste çekme zorunluluğunun kalkması hoş tabii... Ama biz Heybeli'de her gece
nereye çıkacağız?..
Sonra Ay'a ilk ayak basan astronotun içine
düşeceği psikolojik bunalımı kimse düşünüyor mu?..
Bunlar önemli konular...
Ayın şavkı vurur suyun üstüne leylim ley...
Mehtaplı gecelerde seni andım...
Dolana ay dolana ve daha birçok şarkımız,
türkümüz, sanat eserimiz müzelik olacak...
Hadise, kurtadam hikâyelerinden Michael
Jackson'ın Thriller klibine kadar uzanıyor... Benim de "Ay Tozları"
diye bir şarkım var... "The Dark Side of the Moon" listelerde kalma
rekoru kırmıştı...
Sonra yıllardır çalışmalarını başarıyla sürdüren
dernekler n'olacak?.. Kızılay, Yeşilay, Çocuk Esirgeme Kurumu?..
Daha önce söylendiği gibi Ay'ın üstüne Coca Cola
yazısı bindirilmesi daha eğlenceli olabilirdi...
Eğer bilim adamları ayı yok etmeye kararlılarsa,
kesin sonuç almak için bu işi Ay'ın ondördünde yapmalarını tavsiye ederim...
......
Moon shadow... Moon shadow...
Ay tutulması yok...
Güneş tutulması da...
İsimleri Mehtap, Hilal, Kamer olan çocuklarımızı
da Fareli köyün kavalcısının peşine takıp bir başka gezegene postalayalım...
Bu kadarını Jules Verne bile düşleyemezdi...
Bana sorarsanız Venüs'te boşa dönüp duruyor...
Yok mu o kadar megatonumuz? Var...
Birleşmiş Milletler'den bir karar... O da olur...
Ne tanrılar şaşırttık biz...
Samanyolu bizden sorulur...