| |
Millenium...
Sanalizasyon Fareleri, Yarasalar ve Diğerleri
Özgürlük
hasretleriyle
üçüncü binyılın derinliklerine yelken açan, Dünya bandıralı,
"Millenium" adlı,
ışıl ışıl bir gemi batıyor'
Konu bu
Karanlık yolcularının histeri saraları...
Dumura uğramış mürettebat ve diğerleri... Azgın dalgalardaki baştankara gidiş,
insan güzelliği, evrensel sevgi
ve doğa hazinesinin yitirilmiş kayalıklarında parçalandı.
Satır aralarında ışık yürekli bizden birilerinin
"SOS" çağrılarını duyacaksınız!
Ve hâlâ hiçbir şey için geç değil
(Arka
Kapak)
Güle
Güle Türkiye
Baykuş
Kıro
İmparatorluğu
Yılbaşı
Görüntüleri Sihirli Küremin (1995)
Böcek
Cumhuriyeti
Delirium
(2)
İnsanın
Son Akşam Yemeği (Aptal Beyler Derneğİ Tüzüğünden)
Ortalığı
Pop Götürüyor
Donuk
Yolculuk
Alacakaranlığın
Kısa Hikâyesi
Bir
Dakika
Eski
Sinemalar
Çilek
Tarlaları
İkibine
Doğru
Tahrik!
Karanlık
Lunapark
Dalgıç
Elbisesi ve Kelebek
Nerdesiniz?
"Why
High One Why"
Haydi
Sanduka Başına!
Beyhude
Deniz
Fenerleri ve Gemiler
Şeriatın
Yeşil Çekirge Bulutu
Şizofrenik
Selülitler
ve Morluklar
Açılmadan
İade
210
PPM
Ölüm
Uykusu
Bu
Bayram Sizin Değil!
Karanlık
Yolcuları
Ruhun
Ölümü
Bergama
Zeybeği
Kral
ve Demokrasi
Bir
Sevgili Ölünün Gece Tiradları
Yeni
Yılınız Kutlu Olsun!
Derin
Devlet
Suyun
Altında Ateş Yakmak!
Metastaz
Sanalizasyon
Fareleri, Yarasalar ve Diğerleri
Sevgisizliğin
Buzdağlarında
GÜLE GÜLE TÜRKİYE
Eski Türkçe tabelasıyla bir gar. Bayraklarla
süslenmiş bir tren kalkıyor.
Kâinatları zaten yok!
Dini, imanı, tanrıyı yanlış bilen şizofrenik
meczuplar daha dün madımak oynadılar ellerinde çıralarla- Demek oyunları da
yanlış oynuyorlar- Yakılan beyinlerin gri/beyaz dumanları bacalarda, son bir
düdük çaldı, İstim atarak. Tren dediysem, kara bir lokomotif ve yük vagonları.
El-kol sallayıp uzaklaşıyor memleketin en güzide
evlatları.
(Uyan şeyim sabah oldu)! Uyuyordu makasçılar...
Uyudular hep.
Bir yanda homurdanan, eski Alman imalatı faşist
bir motor Öte yanda, kaçan treni bekleyen -dünyanın yuvarlak olduğuna inanarak-
Birbuçuk gazetenin onurlu yolcuları.
Sanatçıları, politikacıları, müdürleri,
başkanları, futbolcularıyla Kaf Dağı'nın sislerinde bir tünele girdi tren.
Çıkışı yok!
Çıkışı uçurum, bilmiyorlar. Biz, "Öküzün
Boynuzlan" barında garın, Elimizde tarifelerle, söyleşiyoruz bekleşerek.
(Dünya yuvarlak ya! Tren tekrar gelecek.) Oysa, ölü bir hatta, yamuk, yanık
çağdaşlık katarı.
İhtimal, yine yazıp çizeceğiz. Kırmızı başlıklı,
siyah/beyaz gazetelerimizi okuyacağız
Kızarak, gülümseyerek. Gidenlerin hayatı
başkaydı, Bizimki apayrı.
Biz hiç, kadınlardan utanıp ev değiştirmedik.
"Tanrım, bana bir hastalık ver de, nefsimin hatalarından korunayım,"
Demedik hiç.
Sinirli bir güzel adamın anlattıklarında, Bir de
evlilik muhabbetinde bocaladı ama, -En son, Atatürk mevzuunda iyice deşifre
etti tilkilerini-
Devletin resmi kanalında, takır takır fikriyatını
tescil ettirdi Fettullah
Hoca.
Yüksek tirajlı şovların, analizci küçük çocukları
Çağdaşlığı, otoyollarda, telefonlarda, kanallarda.
Poplaşan cici hayatın örgülü uzun saçlarında
buluyorlar hâlâ.
Bir gül bahçesi kadar haklı ve demir gibi doğru
istekleri (!)
Lakin ufukları kısır.
Birileri, televizyon, kap-kacak vermeye devam
etsin,
Birileri kupon toplasın, burnunu karıştırarak.
Tavlanmış oylar uçuşsun, şeriata kurban gidebilecek demokrasi adına. Takdir-i
ilahi,
Ya da emaresi bir şeylerin. Demek, yıllar önce,
adını, Üç temmuz doksanbeş gecesi Ağırlayacağı konuğa yakışsın diye aldı
"Ateş Hattı"
O lokomotifte, bir kara kömür tanesi, hoca. Bu
vatanı yükleyip götürenler, Ey, meczupların peşindekiler. Artık, ne diyeyim
size, Güle güle Türkiye...
Güle güle...
BAYKUŞ
Baykuşlar gece ormanlarında yaşarlar. Ürkünç ve
komik suratlarındaki, karanlıkları dehşetli gören kocaman gözleri, gün ışığında
çipilleşir, çaresizlik içinde büzüşürler.
Bugüne dek hiç kanıtlanmadığı halde, evcil
hayvanlardır.
Ayrıca, ormanlarına çok düşkün yırtıcı kuşlardır.
"Otur-kalk" komutlarından öte, yaşadıkları cangılın düşmanlarca işgal
edilmekte olduğuna inandırıldıklarında, vatansever katiller olarak gece
cinayetleri işlerler.
Sonra, azmettirenlerin maşalarıyla televizyon
sohbetlerine oturup, gagalarında pıhtılaşan kanları, çay fincanları geyiğinde
legal hale getirirler.
Yalnız baykuşların yanı sıra, aşiretler halinde
yaşayanlara da rastlanır. En çok kendilerini, mal-mülk stoklarını, karanlık
niyetlerini seven egemen güçlerle esrarengiz dostluklar kurarlar. O güçlerce,
masalsı payelere terfi ettirilirler. Kanlı gece hayatları unutulur. Aydınlık
(!) gelecek ülküsünün kahramanlarına dönüşürler. Orman sakinleri uyumaktadır.
Bir kaza sonrası ortaya saçılan pislikler, kimse
görmeden, kokusu çıkmadan sansürlenir, unutturulur.
Birkaç avare vatan haini (!) ağustosböceğinin
dışında, zararlılar dadanmıştır ormana. Hiçbirinin bir çiçek, bir ot, bir ağaç,
bir hayat yeşertme duygusu yoktur.
Taşıyabildiklerini yeni dünyaya taşıyıp, çöl
bedevileriyle el-ense içinde yok ettikleri özgürlük vahalarına elbirliğiyle
yabancı çıkarların fidanlarını dikerler.
Baykuşlar güçlüdür, cüretkârdır. Bilirler ki,
tanık ve sanık oldukları bunca gece macerasının küçük insanları, onları
"kahraman" ilan edeceklerdir. Orman sakinlerinin aydınlık
istençlerine karşı savaşırken, bir gece kazara ölürlerse, aziz naaşlarının
"kerameti kendilerinden menkul" şehitlik mertebesinde, ayyıldızlı
bayrağa sarılıp defnedileceğini bilirler.
Katilliği tescillenmiş kurt bakışlı baykuşlar,
idam kaçkını katliamcılar, küçük hesapçıların diktatoryasındaki bu uyuyan
güzeller ormanında, ekranlara telefon açıp, görüş bildirebilirler. Soytarılar
melül bakışlarla onaylar; "Onlar vatan kahramanlarıdır". Uğrunda can
verenlerin kemiklerini sızlatarak, bayrağın ardına sığınıp karanlık işler
çevirenler... Numaracı cumhuriyetçiler, kara yobaz çeteleri, çıkarlarını tavaf
edenler, şeriatın yüz akı ekranlarında siyah gömleklerle Othello oynayanlar,
hoşgörü, diyalog, toplumsal barış ve uzlaşma çağrıları ile "Türkiye
hepimize yeter," diyorlar.
Yok etmek istedikleri güzellikleri unutarak,
ışıkları kapatıp, aymazlık içinde, huzurla hidayete ermemizi (!) düşlüyorlar.
Bizler Cumhuriyet Türkiye'sinde yaşıyoruz.
Çetrefilli yollara sapmadan, bütün kişisel çıkarların ötesinde, çağdaş
cumhuriyeti, demokrasiyi, laikliği, ikibinli yıllara yakışır evrenselliğe
taşıyacak, hiçbir zaman modası geçmeyecek ulusal egemenlik ve
özgürlüklerimizden vazgeçmeyeceğiz.
Uzlaşma istiyorsanız, takiyyeli toplumsal barış
masallarını, dini, tanrıyı çıkarlarınıza alet etmeyi, zulüm edebiyatını, gözü
yaşlı vaazları, yüce divan korkusuyla, her türlü fırıldaklığa açık koltuk
hırslarını, sahte milliyetçiliği, kara peçelerin ardına gizlenmiş özlemleri,
köşe dönmeye ve emperyalizme endeksli aydıncılık oyunlarını, Sevr
sayıklamalarını, Kürtçülük travmalarını bırakın.
Şeyhlerden, şıhlardan, hoca efendilerden,
meczuplardan, katillerden, karanlıklardan, ilkel takıntılardan, ince
hesaplardan uzakta, çırılçıplak, şeffaf, güzel insanlar olun.
İnsanlık dışı bir kinle, başkalarının başına
gelenlere bıyık altından gülümseyip, "takdir-i ilahi" diyebilecek
kadar ulviyetleri, insanlığınızı ucuzlatmayın.
Biz burdayız, Cumhuriyet Türkiye'sinde. Ve kokuşmuşluğunuzdan
korkmuyoruz. Arınabilirseniz kendinizden, gelin, Mustafa Kemal'in cumhuriyetini
çağdaş ve evrensel dünyaya ışık ve sevgiyle taşımak için yanımızda olun. Bir
gün mutlaka, karanlıkların, kişilik satışlı ilişkilerin yargılandığı aydınlık
mahkemelerde hesap vereceksiniz. Laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti
ormanlarında, felaketlerden öte bir müjdeyi seslendirecek baykuşlar.
KIRO iMPARATORLUĞU
Plaka numarasını, rakım/nüfus tabelasından,
otelin parkına kadar gördüğü otomobillerden öğrendiği şehirde, kim, ilk defa,
"hemşehrilerim" diye nutuklar atmış?
İlk defa kim; "Cannım dinleyicilerim, sizin
alkışlarınız beni yaşatıyor. Kurban olayım size," demiş?
"Vatan için çalışıyoruz," sözünü ilk
kez kim söylemiş?
"İmaj" sözcüğü bize çok yeni, ama,
mutlaka, bir zaman önce, birileri, ilk defa; "Yeni bir imajla, büyük
yeniliklerle geliyorum," demiştir.
Bir zamanlar, birileri mutlaka, ilk kez;
"Amacımız, sizlere daha iyi bir gazete sunmak," dedi. "Kendim
için bir şey istiyorsam namerdim." "Bir koyup üç alacağız."
"Kıç üstü oturdular." "Ya bitecek, ya bitecek!"
Yeni Türk Pop Müziği'nin kalınlığa endeksli
patlamasına rahmet okutacak, özlü sözler (!)
Birileri, zamanın bir diliminde ilk kez söyledi,
yankıları sürüyor. Çok yıllar önce, kürklü kadınla, briyantinli dostu,
Etiler'deki bir mağazaya girip, ilk kez, altın
kaplamalı armatürler aldı.
Arz/talebin boğucu sıkıştırmasına kapılıp,
birileri, aynalı, yaldızlı, mega alışveriş merkezleri tasarladılar.
Güdük kalmışlığın ezik saldırganlığıyla,
uykularımızı, hayatlarımızı delen,
Griliğin en saf feryatları; Hoparlörlü, badideez,
soğancılar.
Öte yanda, bu cinsin, kendilerinden oluşan bir
yarımadaya tutunanları;
Kültür zafiyetinin başarılı köşebaşı çocukları...
Kültürsüzlüğün boşluğunda tepetaklak uyuyan yarasaları, "aykırı yaşam
biçimleri" olarak tezgâhlayan, Cilali İmaj Devri ekranları.
İkinci Cumhuriyet, Neo Osmanlılar, ortaoyunu
programlar. Amerikancılık.
Biliyoruz ki, Amerika Birleşik Devletleri'ni,
ortak çıkarlar, beklenmedik fırsatlar, gerçekleşen satıh rüyaları bir arada
tutar.
Japonya, geleceği gelenekleriyle sarmalamıştır.
Türkiye'yi bütün "izm"lerin, bayrağın,
ülkü birliğinin ötesinde bütünleştiren, tek bir kader ortaklığı var;
Kıroluk! -Çağı cehaletle yakalamanın organize
kötülüğü.-
Tarihimizin bir yerinde, ilk kez sahneye çıkan
sahteciler...
Yetinmeyi öğrenip, öğretenler... Derinliksiz
"Türküm, doğruyum" çocukları...
Hiçbir şey almayanların vermeyenleri alkışlama
sanatı öylesine gelişti ki, artık sıradan insanlarımız -hatta, sıra altına
sığınmış olanlar- kıroluğu rölyef gibi işleyip, sanat haline getirerek,
sıradışı olarak baş tacı oluyorlar. "Gelişme" dedikleri ise, yalnızca
teknoloji transferi.
Ayaklar, pis kokulu bir sıradanlık getirdiler
toplumsal hayata.
Ve başlar, ayakların kavrayamadığı ütopik(!)
ışıltılarda.
Toplum, medyanın keyifli uskur köpüklerinde,
kıroluğun ihtişamına alkış tutuyor.
En iyimser bakışla, üç-otuz kişiyi geçmeyen bir
zirai mücadele ekibi kaldı. Bugünü ve geleceği sarsan çekirge sürüsünün tehdidi
altındayız. İnsanlar, aymazlık içinde, orgazmik zevkler alıyor yok edilmekten.
Olup bitenin dışında hiçbir şey söyleyemeyen
belgeseller yapılıyor son durumumuza dair. -Bu kara geçişi savunan, olumlayarak
irdeleyen.-
O belgesellerde sanatsal inceliğini
"melödi" diyebilerek belgeleyen müzik prodüktörleri görüntüye
geliyor.
Daha ötede, güzel bir yaşam hissedenleri, topluca
intihar etmiş sanıyorlar. Sahillere vuran, yunuslar, balinalar kim? Soyulmuş
derilerin acılı çığlıklarıyla, tanrısallıktan, yaşama sanatından uzak, yaratık
bir DNA'nın çöllerinde.
Nadastan sonra yeşerecek, yirmibirinci yüzyılın
yangın ormanları...
Işık ve sevgiyle
YILBAŞI GÖRÜNTÜLERİ SİHİRLİ KÜREMİN (1995)
001 Numaralı Limuzin'in ipek forsu Çankaya
rüzgârlarında salınırken, başkanbabamız o dört genci karşıdan karşıya geçerken
görseydi -sıkıştığı sınırlar arasından diktatoryasını ilan eden- kalın hayatların
yumuşak karnını tekmeleyen botlarından, mesihimsi saçlarına kadar çok bilinen
anlamların ötesindeki evrensel avareliklerine şaşırıp kalırdı.
"Küreselleşme" denen emperyalist
rezilliğin cinsel tacizlerine pabuç bırakmamaya en başından karar verdikleri
için isimlerini "Demir Bakire" koyan bu dört genç, Birleşmiş
Milletler'in çok sıkı koruması altında tanklara binip Saraybosna'ya gittiler.
Kırık çam dallarıyla koşturan çocuklar, hüzünlü Noel Babalarıyla yeni yılı
bekleyen insanlara dehşet bir konser verdiler.
Başkanbabamız birkaç ay önceki ziyaretinde
güvenlik önlemleri nedeniyle Saraybosna'ya gitmemişti.
Iron Maiden daha mı muteber ki, olağanüstü
güvenlik önlemleriyle hedeflerine ulaştırıldılar.
Bindokuzyüzdoksanbeşi selamladığımız günlerde ben
olup biteni seyrettim sihirli küremden. Yeteneksizliğin kurnazımsı cehaletiyle,
işlerin tanrıya havale edildiği bir ülke belirdi kürede.
Adam, Erzurum semalarında rüzgâr dualarına çıkma
teranesini sayıklıyordu ekranlarda, kirli havadan kurtulmak için.
Daha sonra bir yaşamasız hayvan, kaçak
meyhanesinin damında polisin üzerine benzin döküp yaktı.
Sihirli kürem, nostaljik görüntülere seğirtti
ardından...
Ankara'nın karlı sokaklarında, lacivert renkli
Röno 12 otomobiliyle havaya uçan güzel insanı, karayobaz çetelerinin Madımak'ta
yaktığı beyinlerin süregelen ışığını gördüm. Ki, o kan içiciler düşünce
suçlularından (!) çok daha ekonomik cezalara çarptırıldılar hukuk
cinnetlerinde.
Mercümeği çoktan fırına veren alyanaklı hoca, gözümüzün
içine baka baka yalan söylüyordu.
Anlaşılmaz bir şekilde canlanıp seri cinayetler
işleyen bebek Çaki'yi bilirsiniz. izlemişsinizdir ekranlardan.
Konuya bağlı olarak, yükselen değerlerin
icazetinde "Yeni Demokrasi Eylemi" başladı ülkemizde. Ardında da
ucuzlayan hayatların kabullenmişliğiyle taçlanan bir sürü insan- Köşe
yazarları, proflar, disk jokeyler, tacirler, sol soytarısı köçekler. Bu
dalganın köpükleri, kumları, çakıltaşları; Neo Osmanlılar, İkinci
Cumhuriyetçiler. Bencileyin kadir kıymet bilmez çağ züppeleri... Anlayamadığı
"evrensellik" adına insanına ihanet etmiş birisi;
"Egemenlik, modası geçmiş bir kavram,"
diyor.
Memurun haklılığı haksızlığı kantara konuyor yeni
yüzyılın kağıtlarında.
Havyarla beslenen yazarların olmadığı takvimden
bir sayfa koparıp, asri zamanları sarmalamalı ucundan.
Su yok... Hava kirliliği her gün birkaç boy
aşıyor tehlike limitlerini.
Çelik Gülersoy'un elinden alıp a-acayip
değerlendirirler köşkleri, sarayları refahlılar.
Başbakanın Yeni Dünyadaki hazineleri, böbrek
hastası kıza seçim öncesi verdiği yardım sözleri eski yıla karıştı.
Tarihsel işlevlerini kavrayamamış yedi-sekiz
partili, "ver de kurtul" boyutuna gelen Kıbrıs politikalarının
dayatmasında, Avrupa Birliği'nin kapıları mart karına kadar kapanmış üstümüze.
Demokrasinin her türlü aynlıkla tokalaşan
dahiyane federatif kucaklaşmasında birlikte yücelmek varken,
ABD'nin yeniden keşfettiği Özal mirasçılarının
dümen suyuna giriyor Türkiye.
Artık, misafir umduğunu değil, bulduğunu yer;
Ulusal egemenlik bilincinden soyutlandırılmış İkinci Cumhuriyet Çocukları
olmazsa, buyrun burdan yakın;
Şeriat A.Ş. Zaten Nurcuların Süleyman'ından
Doğruyol'a, Nakşilerin anavatanından, refaha kadar, aynı yağlı kara zincirin
koltuk kapmaca oyuncuları hepsi. Dışardaki kapı zilleri, içimizdeki şizofrenik
meczupların ve hainlerin yanında çerez kalır.
Dedemin aldığı iki gazeteden daha renkli
olanıydı. Otuz sene önce ötekini bırakıp Cumhuriyet'e devam etti uz görüşlü
dedem.
Yılların meşaleli gazetesi de yükselen değerlerin
kucağına oturuverdi.
Asil Türk milletinin bir değerli evladı,
memlekette Türklere ait olmayan bütün kültür mirasını yok etmekten dem vuran
bir dangalaklık şovu sergiledi.
Korkakların iktidarında palazlanıp, yılbaşı
fetvalarıyla, ışıkları felç ediyorlar bir bir...
Kimbilir daha nice tepkisiz karanlığını
yaşayacağım ülkemin.
Küremde melül bir sürü görünüyor. Zamanın geri
batağına düşmüş, teknoloji transferi olan çağdaşlık masallarıyla her türlü
kirliliğe "eyvallah" diyen insanlar.
En büyük kurtarıcılarının ışığına bir şekilde
sırt çevirmiş halkın, Sırp mezaliminde yeni yıla sönük umutlarla giren
mazlumlardan ne farkları, ne artıları var?
Aydınlık yıllar diliyorum geride kalanlara.
Işık ve sevgiyle....
BÖCEK CUMHURİYETİ
Mustafa Kemal, kesin bir makas koymuş Türkiye'nin
geleceğine. Kulluktan halk olmaya yönlendirmiş insanları..
Yetmiş yıllık cumhuriyetimizin içine düştüğü
karanlık, Türk halkının inanç sorunudur. Türk insanı küreselleşme adıyla
içerden ve dışardan dayatılan baskılarda, oy çokluğu veya hile ile, geleceğini
sulanmış ağızlara teslim edecek. Ya da ulusal bilincini evrensellikle doğru
oranlarda sentezleyip,.
Müslüman toplumlar içinde tek çağdaş, demokratik
ve laik örnek olarak dünya tarihinde yerini alacak..
Atatürk devrimlerini, militarist ve
anti-demokratik dayatmalar olarak dile getiren ikinci Cumhuriyetçiler, yükselen
değerlerle cilalanmış, arabesk liberalizmin köşe dönücüleri, Yeni Osmanlılar,
en üst makamlarda, mal, mülk, koltuk sarasına yakalanıp, mafya çeteleriyle
halvet olan, inanılmaz, sahtekârlıklar, yalancılıklar, pişkinliklerle topaç
çeviren politikacılar ve cumhuriyeti yıkmak için, artık açık kartlarla
oynadıkları oyunda, türbandan başlayarak demokratik haklardan, Cumhuriyet
Türkiye'sinde Müslümanların zulüm gördüğünden dem vurarak, siyasi ve ticari
çıkarlarına tanrıyı ve dini alet eden kara yobaz çeteleri....
Manzara böyle iken, ucuzlayan hayat içersinde
yakaladıkları mertebeye tapan sözde aydınlar, Atatürk devrimlerini ve
cumhuriyeti aşmış (1) sahte ilericilik masallarıyla geriye çökmüş, medyatik bir
uçurum sunuyorlar Türk toplumuna, hoşgörü kremasına bulanmış şeriatçılarla
'uzlaşma' adına bir yerlerde buluşarak..
Eski zaman lunaparklarının rotorlarında hızla
dönen motosikletler gibi, fasit dairelerinde, teknolojiyle bencilce sevişerek
devinenlere ' çağdaş', kirlenmeden onurla dışarda kalanlara 'dinozor'
diyorlar..
Tek çıkış koridoru kişisel zaaflarla satılmamış,
erdemli hayat yolculuğudur..
İnsanın, hayatın, sanatın onurunu koruyan
dinozorlar, gelecek çağı kurtarabilecek tek umut böylelikle..
Yaşadığımız, Amerikancılık, lümpenlik, hainlik ve
yobazlığın şeytansı yamuğudur..
Atatürkçülüğü kimselere bırakmayan "Türküm,
doğruyum' çocukları, yakalarında rozetlerle okları bir bir kırarak, bu
topraklarda yüzyıllardır bütünlük içinde olgunlaşıp güzelleşen kök kimlikleri,
yanlış anlaşılmış bir evrensel özgürlük adına bayraklaştırıp, Kürtlerin,
Çerkezlerin, Lazların,.
Arnavutların ulusal forsun altında koyun koyuna
yattıkları şehitliklerin bağrına saplıyorlar. Atatürk'ün partisindeki bu
ihanet, menfaatlerinin peşinde koşan liberal tosuncukların, bölücülerle,
şeriatçıların ekmeğine yağ sürüyor..
Türkiye, mütareke günlerinden sonra en vahim
dönemini yaşıyor..
Kurtuluş Savaşı'nı gerçekleştirmiş bu insanlara
olan inancımız nedeniyle, umudumuzu hâlâ yitirmedığimiz katastrofık çöküş
içinde, geleceğimizi karanlığa tezgâhlayan kirli eller arasında, Atatürkçülüğü
resmi ideoloji olarak vitrinleyip, hak etmediği saldırılann kucağına atan satıh
fanatiklerini de saymalıyız..
İkibinli yılların dünyasını sarmalayan yeni
emperyalizmin türlü oyunları var. Uzak yankılar ve yakınımızdaki renkli
kuyrukları "Peşine takılrnamız gereken 'izm Özalizmdir," dediler.
İnsani değerleri rafa kaldıran teknoloji transferinin sevgileri, ilişkileri yok
eden deformasyonu özgürlük sandığımız kalınlaşmanın rüzgârında bugünlere
geldik..
Sonra, inançlı Müslümanların doğru terazilerde
tarttığı çağdaşlığı ve dini görmezden gelip, "Türk insanı gelenekleriyle,
diniyle tanışmalı," diyorlar..
Ve vahşi dünyanın kayıtsız şartsız parçası olma
özentileriyle, ülkelerini indirimli satışlara sunanların son cümlesi,
'Egemenlik modası geçmiş bir kavramdır ".
Suya atılan taş öylesine köpüklenecek ki, olup
biteni çok öte yıllardaki tarihçiler yazacak..
Medyada, şeriatın yüz akı kanallarında, kana,
çıkarlara ve soysuz çetelere bulaşmış, sahte milliyetçilerin vitrinlerinde
kapılanmış birileri, uzgörüşlü bilgeler edasıyla, ulviyetler içinde, tarihsel
uzlaşma çağrıları yapıyorlar, çağdaş diyalogların ve evrensel hoşgörünün
midesini bulandırarak..
Zirai mücadele veren şuncacık insanların, çekirge
sürüleri ardındaki ağıtları, umutlu şarkılara dönüşecek..
Yenilikçiliğin sahte ambalajında, emperyalizm
krallıklarından getirilmiş kara örümcekli fidanları dikmeyi tasarlayanlardan
önce, cumhuriyet ormanını güzelce budayarak, bütün zararlı otlardan, kurumuş
dallardan, yapraklardan.temizleyip yeşertebiliriz. Işık ve sevgiyle...
DELİRİUM (2)
Kırmızı, yeşil çizgiler dans ediyor ekranlarda.
Kalp atışları düzensiz. Nabız yüzyirmi. Gözbebekleri sabit. Soğuk terler...
Hezeyan. Sayıklıyor: "Elhamdülillah Müslümanım, İslam sanatçısıyım diye
başlamalı söze..."
"Nevizade Sokağı... Midyeci Haydar'ın
muhteşem tezgâhına n'oldu?"
"İETT şoförleri! Sakal bırakılacaaak'
Bıraak!.."
"İtfaiye müdürü istifa etti. Gerekçeyi zapta
geçirin; Sakalla yangın söndürülmez, gaz maskesi takılmaz."
"Taksim çevresinde doksan beş tane cami var.
Bir cami yetmez, beş cami yapın. Dalya, dalya..."
"Yeşile boyayın bordürleri."
"Saksafoncular çiçek sulasın."
"Bilgisayar programcıları çöpçü olsun."
"Sekreterler ot yolsun."
"O adam, heykellerin karşısında tükürükle ne
yapıyor?"
"Tonton başlattı, sen devam et 'Şapkababa',
İbo, Çankaya protokolüne..."
"Kırk metre ipek saten gelinlik. Vakko. Yedi
katlı pasta. Limuzin.
Sheraton yakışır size. -In God We Trust- Suudiler
ve İran üzerinden akrabasınız koyu yeşile."
"Uğur Mumcu Caddesi'nin adını Bankalar
Caddesi yapın. ANAM-UR!"
"Ya bitecek, ya bitecek! Herkes fedakârlık
etmeli. Yurtdışındaki işçiler biner Mark göndersin."
"Amerika'da hanlar, hamamlar... Kirli
çamaşırlar ortada.
Yalancılığın, ikiyüzlülüğün en radikal örnekleri
sergileniyor, medya tıss!.."
"Günün menüsü ne?"
"Başbuğ'un sabah tıraşında neler var
bugün?" "İmam hatiplilere harp okulu yolu..."
"Bu sefer tamam inşallah."
"Üç tane kıçıkırık oyun. Zaten seyircisi yok
(!) Kapatın tiyatroları, mescit yapın."
"Yağcılar ve korkak laikler uzlaşır
sizinle..."
"İkinci Sınıf Cumhuriyet, Osmanlılık, Adi
Düzen...
"Bayramlıklarını giymiş bukalemunlar gibi
davetkâr.
Ne zarif edalar bunlar. Ne kadar ulvisiniz...
Karanlık ağzınızda, yapışkan diliniz görünüyor oysa." "Günlerden
pazardı, dört yaşında bir dansöz (!)
döktürdü televizyonda. Sonra daha küçük bir bebe, full makyaj Türk Sanat Müziği
söyledi, playback."
"Refahlı başkan travestilerle yakalanmış.
Dipnot; -Adam gerici-"
Sivas'taki "Kara Leke"nin yıldönümü.
Geleceğe doğru güzelleşmiyor hiçbir şey. Yaşananların, yaşanacakların kirleri
tırnaklarda... Ürkütücü bir siyah panzer yürüyor, ortaçağın geri vitesinde.
Işıksız, boğucu bir sıcak. Aymazlık içinde bir sürü.
Ben... "Delirium."
-Aptal Beyler Derneği Tüzüğünden-
İNSANIN SON AKŞAM YEMEĞİ
Beylerbeyi... Beyni az çalışan beylerbeyi.
Düşüncesinin sınırları içinde, insanın
kâinatlardaki sonsuz özgürlüğünün ayırdına varamayan beylerbeyi. Güçlüydü.
Kendi dar anlayışını dünyanın geleceği olarak
tezgâhladı, metazori. "Yükselen Değerler" diyerek vitrinlediği, küçük
insanların tahakküm hegemonyasını idealize etti, "Yeni Dünya Düzeni"
alışverişlerinde. İdealistler sürüden koptukları için utansınlar diye,
"küreselleşme" tanıtımına girişti.
Aptal Beyler Derneği'nin olağan toplantılarından
biri, Bir anlamda ürün tanıtım yemeği. Ekvatoru dolaşan bir masa.
Her ülkeden, rengârenk bayraklı smokinleriyle,
Aptal Beyler Derneği'ne gönül vermiş uşaklar teşrifatçılık yapıyorlar.
Dünyanın medeniyeti yakalama sevdasında olmayan
üçbuçuk ilkel kabilesi dışında herkes oturmuş masaya.
Manifestolarını "Dünyanın evrensel
geleceğini, çağdaş insanın beyinsel ve daha çok yaşamsal (!) talepleri
doğrultusunda şekillendirmek," olarak duyuran bu derneğin yalnızca yönetim
kurulunca bilinen asıl amacı, dünyanın geleceğinden sebeplenmekti.
Barış ve huzur dolu, evrensel birliktelik adına
yemin ederek göreve başlayan başkanların dahi, asıl amacı bilmeden, paravan
sevgili olarak görev sürelerini doldurdukları oluyordu.
Bu derneğe üye olabilmek için, din, dil, ırk,
milliyet ayrımı yoktu. Hangi ülkenin kalabalığı olurlarsa olsunlar, insanlar
Aptal Beyler Derneği'ne üye olabiliyorlardı.
Bunun dışında, her derneğin olduğu gibi ABD'nin
de bir tüzüğü ve üyelik şartları vardı.
Bu derneğin üyelik koşullarını da kapsayan
tüzüğünün en önemli maddeleri şunlardı:
1. Egemenlik kayıtsız şartsız Aptal Beyler
Derneği'nindir.
2. Bunun geçerli olmadığı coğrafyalarda kısa ve
uzun vadeli planlarla birinci madde uygulanır.
3. Bey mertebesine ulaşabilecek ve hatta bir gün,
beylerbeyinin iltifatlarına mazhar olabilecek "bey" adaylarının ön
üyelik koşulu;
Tüm egemenlik haklarından ve öz kültür
köklerinden vazgeçerek, kendilerini ve ülkelerini globalleşen dünyanın yüce
çıkarları için feda etmeleridir.
4. Üyeler, birinci maddedeki amacı, dünya
boyutunda geçerli kılmak için, ikinci maddede söz edilen planlar içinde bilerek
veya bilmeyerek yer alacaklardır.
6. Sathı müdafaa yoktur, hattı müdafaa vardır.
Hiç kimse, kendisini, egemenlik haklarını, öz kültürünü, bilgece gelişmesini
yükselen değerlerin cilasından daha parlak, daha yüksek, daha önde hissedemez.
7. İnsanlıkta ve üretimlerinde, düşünen
beyinlerce çöplüğe atılmış, anlaşılmazlığın kara pençesine yakalanan deha
olduklarını düşünen insanların zaafları birinci hedeftir.
8. Lanet olası üç-beş dinozor hariç, bütün
insanlar, şu gelgeç dünyada sağlam bir yer edinme duygusuyla tutuşurlar.
Parayla ve paranın satın alabileceği bütün
sahteciliklerle bu duyguyu kaşıyacağız.
9. Politikacılar (lanet olası birkaç devlet adamı
dışında) toplumun yumuşak karnında doğmuş umut çiçeklerimizdir.
Nice ihtilalci devlet başkanlarının,
başbakanların, cumhurbaşkanlarının ekmeğimizde yağları vardır.
Kimileri bu yolda asılacak, sağlıklarını hiçe
sayacak kadar bize bağlıdırlar.
10. Yüce amacımızda tanrı yanımızdadır. Bu
sözümüzün kanıtı şudur:
Tanrının düzenini kurma peşindekiler, ABD'nin
öngördüğü düzenin kurulması yolunda bizimle tam bir işbirliği içindedirler.
Bu tanrısal işbirliği, bize tümden karşı olduğunu
söyleyen insanlarla doğaüstü olarak gerçekleşiyor. Bu kutsal bir duhuldür.
Ve çocuğun babası, hem biz, hem
(bilerek-bilmeyerek) ülkelerinin zaaflarını kaşıyan politikacı-aydın takımıdır.
Onlar bizim için;
Evrensel kurtarıcılarını paçavra edip dışlarlar.
Halklarını şeref üyelerimizin peşine takıp, kucağımıza oturturlar.
Tohumlanırken adına "Birinci
Cumhuriyet" dememiş ışıklarını yok sayarak, bize teşne, "İkinci
Cumhuriyet" derler.
Üçüncü, dördüncü, beşinci diyeceklerdir. Suları
çözülüp, kabımızın şeklini alana, "puzzle"ımız birebir üstlerini
örtünceye kadar... En yeteneksizleri Morrison'du. Şortuyla pijamasıyla, arabesk
kasetleriyle oturma odalarının aranan konuğu. Bilmem kaç rakımlı tepelerin
tonton şişmanı teknoloji transferini "çağ atlama" olarak yutturdu ya,
dijital telefonlar, otoyotlar, özel radyolar, televizyon kanalları kuruldu.
Yayınları, havaları, isimleri bizden. O kanallara en çok ve en çeşitli gözün
baktığı zamanlarda, pornografik filmler göstererek, sınırsız özgürlüğümüzü
sergilerler.
Bunlar ve başka şeyler... Kararsız, vasat
beyinleri şeriatın sobasına atarak, gizli işbirlikçimizi her dem sıcak, taze ve
güçlü tutarlar. -Tepki oyları kazanç hanemizdedir.-
11. Asıl hedef sanatçılardır. ÖZELLİKLE MÜZİK
SANATÇILARI... Ritmimizle, günaydından-uykuya, toplumun her salisesine nüfuz
etmeliyiz. Müzikçiler kuş gibidir.
Hedefimiz, kuşlardan çok, kendini kuş
sananlardır. -Lanet olası kuşlar.-
Kuş beyinliler, yüreklerinden kopanların değil,
ceplerine dolanların müziğini yaparlar.
Bu bizim müziğimizdir.
"İnsanın son akşam yemeği" bu,
Hepiniz ayağa kalkın, dinleyin;
Masum bir dünyasal kazanç hevesinin fiskesi
değil,
-çok bildiğimiz-
bilinmeyen bir tezgâhın dinletisi...
Işık ve sevgiyle...
ORTALIĞI POP GÖTÜRÜYOR
Televizyon stüdyosuna canlı telefon bağlantısı.
Ünlü pop müzik sanatçısının kardeşi olan, yine çok ünlü bir popçu ortada, iki
yanında erkek, kız sunucular. Kelimeleri yaymasından ağzında sakız olduğu ya da
konuşurken dişlerini karıştırdığı hissine kapıldığımız hanım izleyici, önce,
"Pop müziğini çok seviyorum," dedi. Ardından ekledi; "Bu akşam
Antalya'da Tarkan'ın konseri var, oraya gidiceez." Ünlü popçu yanıtladı:
- Bilet almak için çok Panço yediniz mi?
- Çok, çok...
- Aman Ayşa'nım, çok yemeyin motoru bozarsınız!
Öte yanda küreselleşmenin cilalı imajlarına son
adımlarını da uydurmak için gerdirdiği yüzünden, gözleri faltaşı gibi fırlayan
Mega Star, "Rumeli Hisarı konserlerimde sevgili dinleyicilerime çok hoş
sürprizlerim var," diyordu.
Havuz başında gönüllü olarak reklama alet
oluveren saygıdeğer müzik insanı ve bir haftalık opera-arya gündemi.
"Bizi izlemeden farkı anlayamazsınız,"
diyen kanalın haber bülteni.
Yükselen değerlerin pembe ufuklarına gülümseyen
analizci, "Gelişiyoruz," diyordu, "Baksanıza, artık kliplerde
örgülü uzun saçlı çocuklar var. Türk Sanat Müziği şarkıcıları bile poplaştı,
gençleşti. -Görüntüde kocası uyurken yatakta gizlice sevgilisiyle konuşan
kadının klibi vardı.-Şarkıcıdan da görüş aldılar; "Ne var yani? Bu
herkesin yaşadığı bir gerçek."
Soyulan evinden giysileri çalınan politikacı,
"Terzim memnun ama ben üzüldüm" derken, sunucu birdenbire soruyor;
- Müzik dinliyor musunuz?
- Evet, her türlüsünü.
- Poptan bir örnek desek?
- Aklıma "Şıkıdım" geliyor.
Bir başka kanal. Yine haberler...
İşte günlerdir tanıtımı yapılan o an geldi ve...
Işık Doğudan Yükseldi!..
İnsanları ikiyüzellibin liralık bir harcama
karşılığı birbirleriyle kaynaştıracak formülün sesli kayıtları ele geçmişti.
İkiyüzellibin lira ne ki? İki paket sigara
parası, şimdilik ikibuçuk dolar. Bu ne mutlu bir an!
Yıllardır yüklendiği ağır misyonlarla, en zorlu
koşullarda Türk Popunun bayrağını taşıyan, hak edenleri Türk Pop Müziği
flamalarıyla doruklara yücelten sanatçı, tavrını tarzını bütün şeffaflığıyla
açıklıyor.
Büyük kurtarıcı yıllar önce; "Ordular İlk
hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!" demişti. Şimdi bir başkası, müziğine
özveriler yükleyerek bizi uyarıyor, ulusça bir hedefe yönlendiriyor; "Işık
Doğudan Yükselir".
Yüce önder, kurduğu cumhuriyetin Türkiye'sinde
bir sanatçının, kendi yarattığı, çölü yeşerterek oluşturduğu verimli
toprakları, insanlarını uyandırmak adına terk etmesine kimbilir nasıl
gururlanırdı.
O değil miydi "Sanatçı, uzun uğraşlardan
sonra alnında ışığı ilk hisseden insandır," diyen.
Zafer Bayramı'nda da sürüp giden konserlerde
sıkma başlı Türk kızları. "Işık Doğudan Yükselir" Yükseliyor zaten,
yürek yangınlarıyla...
Kimileri, her telden titreşimlerle kalabalık
alkışlara göbek atarak, kimileri, Kemalist solun karşısında olup, Mustafa
Kemal'in kurduğu partinin başına geçmeye çalışarak, ulvi görüntülerle kendi
ışıklarını yükseltiyorlar. Türk halkı bütün bu olup bitenleri yutmaya,
deformasyonu özgürlük, teknolojiyi gelişme sanmaya, insanlığını dört şeritli
otoyollarda gaflet gezintisine çıkarmaya devam ediyor. Aziz Nesin yanlış mı
hesaplamış? Türkiye'nin karanlık yüzünde hapsolanlar yüzde doksandokuz onda
dokuz. Giderek tenhalaşan ışıklı insanlar, körler
çarşısında ayna satarak, umutlu çaresizlikler içinde deviniyorlar.
Doğurdukları spastik çocuğu yere göğe
koyamayanlar, yeni ve genç görünmek için, meclisin kuaföründe saçlarını
boyatıp, kellerini kapatıyorlar. Hemen hepsi sekizinci maddeye karşı.
Müzisyene çiçek sulatan, sekreterine bahçıvanlık
yaptıran, memurunu önce delirtip, sonra Ankara kavşaklarında posteki saydıran,
sanata tükürüp, asırlık anlamları yıkarak, tarihi, beyinlerindeki Türk-İslam
sentezi saplantılarından başlatmak isteyen garabet belediye başkanları.
Ham petrol alımımızın yüzde kırkaltısı ile
göbeğimizden bağlandığımız, çöl şeriatçılarının karanlıklar krallığında kopan
kafalar...
Refah'ın tepkiyle gelip, tepkiyle kaçabilecek oylarına
ferfecir gözleriyle fasit daireler çizen al yanaklı hoca, her konuda ekran
takiyyelerinde.
Medyanın gözbebeği, postmodern, bir başka hoca,
kültürüyle övünen seçkin spor kulübünün fahri başkanı gibi, nikâh
şahitliklerinde.
Güler yüzlü sosyalizmi yüreğimize gömüp, güler
yüzlü İslama geldik!
Temiz inançlara ve ülkelerine zarar vermekten
başka hiçbir faydaları olmayan şeriatçı din simsarlarının kemirdiği onlarca
ülke, Yeni Dünya Düzeni'nin korkak sularında, dünya için kıllarını kıpırdatamadan,
batının bayram geçtikten sonra yaktığı kına operasyonlarına alkış tutuyorlar.
"Pop Çağı Ateşi" yandı bir kez. Beyin
yerine, bozuk midelerden dökülen kara/yeşil hayat bulamacını izliyoruz her gün.
Ortalığı pop götürüyor!
Herkes eteğindekileri döküyor artık. Tanışıyoruz,
yabancılaşarak.
Güdük ve hödük yaşam biçimleri, Türk toplumunun
derin uyku duvarlarının yıkılacağı günlere dek baş tacı edilecek.
Böyle bir çağda, arı ve duru kalabilip, herkes
için imkânsızı başaranlar, herkesin kolayca yaptığını yapmak istemedikleri
için, suskunluk büyüyecek, ortalık iyice sessizleşecek bir süre. Birçoğu
düzenin dümen suyuna kapılıp gittiler. Nice dostlarımızı, arkadaşlarımızı,
sevgilerimizi, sanatçılarımızı yitirdik. Şaşırmayı çoktan unuttuk. Gidenlere
ağıt günleri de bitti.
Bu poptan hayatın kıvrak nağmeleriyle elma şekeri
satıp, göbek atarak, kalça kıvırtan, gerdan kıranlardan geriye kaç kişi
kaldıysa, kafa karışıklıklarınızı cüzdanlarınızın fermuarlı gözüne,
arabalarınızın bagajlarına hapsedip, haydi artık!
Üzerimize çöken bu kara bulutu, aradan sızan
sahte neonların cazibesine kapılarak dağıtamayız.
Bir süre sonra hiç soluk alamayacağınız, daralan
koridorlarınızdan çıkın.
Anayasadan, demokrasiden söz eden Amerikalıların
soykırıma uğratıp, çanak-çömlek satıcıları haline getirdikleri
kızılderililerde, anne, yavrusuna doğurduğu andaki ilk gördüğü şeyin adını
verir. "Beyaz Bulut", "Sarı Çiçek", "Oturan
Boğa". Türkiye'de insanlar, televizyonu açtıklarında karşılarına ilk çıkan
yeni popçunun adını veriyorlarmış. Bizim yerlilerde durum bompop.
Işık ve sevgiyle...
DONUK YOLCULUK
Sözüm, her dönemde yıldızlaşan köşe
dalkavuklarına, kendi gölgelerinden korkan dönek mandacılara değil. Onların
tedavisi yok! Doktor, "Ne yerlerse yesinler," dedi. Uzlaşma
kırıtmalarının yumuşak vuslatlarında karanlık tacirleriyle halvet olup neler
yediklerini ibretle izliyoruz.
Gelecekte kara çarşaflara dolaştıklarında neler
yiyeceklerini de göreceğiz. Ama siz! Sizler...
Anadolu'nun binlerce yıllık kültürler
mozayiğinden kopup gelen, sinesinden yüzlerce dervişi, ozanı, bektaşiyi
çıkartan, güleryüzlü İslamın sevgiyle yoğrulmuş Anadolu insanları.
Siz dindarlığın dincilik olmadığını, abus suratlarla
sokaklara dökülüp, "Yaşasın şeriat" diye bağırmak, kana susamış çakal
sürüleri gibi, fıldır gözlerle saldırmak, öldürmek, yakmak, yıkmak olmadığını,
hele hele, Menderes'ten Özal'a uzanan bir girdapta, çağ atlama ve küreselleşme
teraneleriyle dışı cilalanıp içi boşaltılmış bir ülkenin, sevgiyi, ilgiyi,
şefkati, tanrıyı, insanı aramaktan bunalmış, yönünü kaybetmiş gençlerini
tarikat tuzaklarına düşürüp, canını, malını, ruhunu, ırzını çalmak hiç
olmadığını, tanrıyı ve dini siyasi, ticari hesaplarına alet eden kara yobaz
çetelerinin Müslümanlıkla hiçbir ilgileri olmadığını biliyorsunuz.
Yakın zamana kadar duru maviliklerde
"Karaoğlan" diye peşine düşülenlerin "Olumlu tarikatlar da
vardır," sözlerinin, en başta Türkiye Cumhuriyeti'ni şeyhlerden, şıhlardan,
meczuplardan arındırmak için tekke ve zaviyeleri kapatan yüce önderle ters
düştüğünü de biliyorsunuz.
Aldatıcı aynalarda ne kadar ulvi görüntüler de
verse, yüz akı (!) ekranlarında gözü yaşlı hoşgörü çağrıları da yapsa,
dershaneler ve yedi düvele yayılmış okullarda, görüntüde çağdaş eğitim
veriyormuş havasında da olsa, muhtemelen olumlu tarikatlardan biri olarak adres
gösterilen bu tarikat da, abanın diğerlerinden daha derin katmanlarına
saklanmış sopası ile, daha uzun vadeli nakış hesaplarla şeriatı örerken hoca
efendisini putlaştırıyor.
Toplumları nadiren böyle derinlemesine etkileyen
önderlerden birinin, Atatürk'ün kurduğu partinin en coşkulu dönemlerinin lideri
olduğunu da düşünürsek, cumhuriyet gemisinin ne denli derin yaralar aldığını
daha net görürüz.
Gümüş yılları aşan saygılı bir beraberliğin
"parlak" ışıkları, günlerin prizmasında önce ikiye bölünüp tuz parça
olacaksa, ortadan ikiye ayrık Karaoğlan, demokratik sol terazisinin hangi
kefesinden sesleniyor? Yoksa ak güvercin, tutarlı bir bütünlük içinde, sırrına
eremediğimiz ulvi titreşimlerin çekim alanında, çoktan yitirilmiş ışık
izlerinin silik umutlarına mı uçuyor?
Öylesine bir kıyamet ki, yaşadığımız, en
güvendiğimiz kaleler bile bir bir çöküyor.
En yakınlarımıza bulaşan, Amerika ve bedevi
orijinli bu yeni dünya virüsü daha pek çoklarını yerle yeksan edecek.
Şaşırmaya, üzülmeye vaktimiz yok! Benim tek umudum sizlersiniz. Okul sayısını
kat be kat aşarak, her altı saatte bir başlanan cami inşaatı histerilerine,
Taksim ve Çankaya'dan İstanbul'u, Ankara'yı fethetme gündemlerine, Sincan'daki
aşağılık şeriat kalkışmalarına ne diyorsunuz?
Taksilerde, dolmuşlarda, otobüslerde, sohbetlerde
ve nihayet özgürlük meydanlarında homurdanmaya, dikilmeye başlayan, ama soğuk
şubat akşamlarında saat tam dokuzda bir dakikacık yerinden kalkıp lambasını
söndürmeye üşenen sizler. Karanlıkları gerçek inançla yırtıp, aydınlığın
görkemli macerasını başlatacak o devasa güç.
Kirli bir aldatılmışlığın isli duvarlarını
çığlıklarla çatırdatıp yıkmak için neyi bekliyorsunuz? Daha ne kadar
susacaksınız? Bu "Donuk Yolculuk" daha ne kadar sürecek?
Işık ve sevgiyle...
ALACAKARANLIĞIN KISA HİKÂYESİ
Olup bitenlerin şakasını yapıp, geviş
getirenlerin dışında içerde ve dışarda herkes şokta: "Atatürk'ün ülkesinde
deprem oluyor."
Bazıları, en yüksek tepelere tırmanan
içerdekiler, birkaç bin oy uğruna, dini siyasete alet etmenin sıcak provalarını
yaptılar.
Sonra, daha uyanık birisi, cunta sofrasına
oturup, teknoloji transferini "çağ atlama" diye yutturdu.
Ailesiyle, resepsiyonlarıyla, sanata bakışı,
pijaması, şortu ve takunyalarıyla Türk-İslam sentezinin boyutları biçilmiş yeni
insanlarının ilk örneğini teşkil ediyordu.
Daha sonra, siyasetin, sanatın ucuzlamış
doruklarını hisseden vasatların bastırılmış kompleksleri mantarı attı ve
özgürlük deformasyonları patladı.
Özgürlük, Prime Time kuşaklarında ağır erotik
filmler oynatmaktı. Medyatik uçurumların sapla samanı kaybetmiş ağızlarına, iki
tekerleme, iki göğüs, bir deri pantolon, birkaç bebek, bir yılan, bir basketbol
sahası, ters takılmış bir şapka, squash...
Yüksek sosyetenin kimin eli kimin cebinde
muhabbetlerini, paparazzi programlarının vitrinlerinde çağdaş Türkiye'nin
insanları diye yansıtmaktı özgürlük.
Özgürlük, önce ekonomik özgürlüğü kazanmaktı. Ve
benim memurum, benim insanım işini bilirdi.
Bilgisayar ağları örmek, otoyollar yapmak,
dijital telefon santrallerini yurt sathına yaymaktı çağdaşlık ve özgürlük.
Devletin yanlış teşhislerinden korkarak,
Anadolu'yu terk edip, güzelim şehirlerin akciğerlerine, ruhsatı bir gün nasıl
olsa alınacak çok katlı gecekondular dikmek ve yine oy hesaplarıyla onları
affetmek.
Özgürlük ve demokrasi, kazanmak için dini
kullanmaktı.
En yakınlarına duyarsız kalıp, gerektiğinde
onları basamak edip hedeflere ulaşmak.
Bindokuzyüzseksen ve bindokuzyüzseksenüçlerden
başlayarak, insani onurların ötesinde, köşe dönmeye programlanmış insan tipi,
Menderes'ten bu yana pompalanarak, sömürülerini pekiştire pekiştire başbakanlık
mertebesine ulaştı. Bunda şok olacak, şaşıracak ne var? Sahte çağdaş
Türkiye'nin şekil saplantılarıyla "kadın başbakan" diye ülkenin
başına getirilen kişinin, Türkiye'nin yüzde doksandokuzluk şekerrenk bozulmalarının
dışında bir bilge insan olması çok zayıf bir olasılıktı-
Çünkü son elli yıldır beyine, İnsana değil, her
koşulda köşe dönmeye yatırım yapılıyor.
Susurluk'tan, Almanya'dan, ABD'den uç veren çok
bilinmeyenli denklemlerle, şaibeli bir rehine olarak yükselen değerler
müzesindeki yerini aldı.
Daha bir süre Atatürkçülük ve laiklikle topaç
çevirip takiyye yapacak olan şeriatçılarla işbirliği yapmasını niye
yadırgıyoruz?
Örtülü ödenek korkusunu üzerinden atar atmaz, bu
macerayı toplumsal uzlaşma diye bağıra bağıra savunmaya başlayacaktır. Dünyanın
bir deprem haritası var. Kırmızı hatlar içinde, yılankavi çizgilerle yerküreyi
sarmalar.
Küreselleşme adını almış yeni emperyalizm, deprem
haritası gibi global bir risk kızıllığında dünyaya yayılıyor.
Teslimiyetlerin okşanması için, her ülkeye benzer
uyuşturucular şırınga ediyorlar.
"Egemenlik modası geçmiş bir
kavramdır."
"Bu millet dini değerleri ile tanışmalı,
tarihiyle barışmalıdır."
... Asıl kurtarıcı, ulusal egemenlik ışığını yakan
değil, çağdaş ve evrensel değerlerden söz ediyormuş gibi yapıp, yobazlığın ve
ucuzluğun kuytularında bir millet yaratarak, bu coğrafyayı da bizim kucağımıza
teslim eden liderdir. "Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz."
"Bana sağcılar cinayet işliyor
dedirtemezsiniz.
"Asmayalım da besleyelim mi?"
"Ülkenin yüzde biri, yüzde doksandokuzunu
tahrik etmiştir. Eden bulmuştur."
"Anayasayı bir defa delmekle bir şey
olmaz."
"Boyner olmadı Tansu. O da olmazsa Erbakan.
Hiç fark etmez.
Şimdilik bayrağı ve Kurtuluş Savaşı'nı yüceltin.
Ama Mustafa Kemal'i asla!
O sadece iyi bir askerdi. Emperyalist güçlere
karşı çıkışını, ulus kimliğini uyandırışını unutturun." -Öyle diyorlar.-
Yeni Dünya Düzeninin dayatmaları, yumuşak dönüşlü
yorumcular ve haber müdürleriyle içeride ve dışarda koroya dönüşüyor.
Fidel Castro'nun Türkiye ziyareti bile,
"Kapitalizmin nimetlerini gördü," diye ballandırılıyor.
Refah'ın iktidara gelip kurulmasına, soysuz bir
savruluşun rüzgârında dönenler, İkinci Cumhuriyetçiler, takkesizler şaşırıyor
en çok. "Nasıl olsa bu hükümet vaatlerini yerine getiremez,"
diyorlar.
Şaşkınlıkları çabuk geçer, onlar da toplumsal
uzlaşmadan kendi paylarına düşeni alırlar.
Ama bu ülkede iç ve dış bütün hesaplaşmaların,
örtülü ödenek korkularının, mercümek yalpalamalarının, cumhuriyeti, laikliği ve
demokrasiyi yok etme tezgâhlarının ötesinde yaşayan insanlar da var.
Merkez sağın elli yıldan beri ektiği
"yobazlara taviz" tohumlarıyla, kara bulutlar Cumhuriyet
Türkiye'sinin göğünü kapladı. Gece yarısındayız...
Sarışın bayanın vaadettiği anahtarlar, rezilliğin
ve karanlığın kapılarını araladı. Milletvekili pazarlarında kişiliksizlikler
satışta...
Manukyan'ın hanelerinde, Ankara kulislerinden çok
daha şerefli bir hayat sürüyor artık.
Örtüler altında ahlaksız oyunlar oynanıyor ve bu
güzel ülkenin kirlenmemiş insanları suskunluğun son kertesinde...
Işık ve sevgiyle...
BİR DAKİKA
Fıldır bakışlı hacı, Güdükistan diyarlarında
yaşayan ümmeti ve bilumum "izm"leri aşarak kendi geleceğini yakalamış
sağlı sollu dönek yardakçılarının, karaktersiz bücürlerin hararetli alkışları
eşliğinde,
Kemalist Cumhuriyete zekâsınca ince bir perdah geçiyor.
Âlemleri kör ve sağır zanneden aklınca, toz
kalkmasını önleyecek ziftin üzerine zevahiri ürkütmeden ağır ağır şeriata
uzanan asfaltı döşeyecek.
"Kör gözüm parmağına" gidişatın
ötesinde, ülkesini aydınlığa, gerçekten refaha ulaştıracak hiçbir programı
olmadı, olmayacak.
Bir gün önce kül bırakmadıkları mangalları bir
gün sonra yalayan ödlek tatlısu şeriatçıları, bu uçurumlu "kara"
yolunun uyarı levhaları oluyorlar.
Önce dillerinize pelesenk olmuş, acılaşmış elli
yıllık sakızı atın ağzınızdan. Yüzde doksandokuzu Müslüman olan bu ülkenin
yalnızca Refah'a oy veren yüzdesi şeriatçıdır. Kelime oyunlarınızı ve
terminoloji kandırmalarınızı bu halk yemiyor artık.
O oyların hatırı sayılır kısmı da, diğer
partilerin beceriksizliğinden, deformasyon özgürlüklerden ürkenlerin tepki
oylarıyla, varoşlarda bir gün, bir hafta ve daha ötesinde ayakta kalmanın
köşelerine sıkışmış insanların desteği. Hayatınız ikiye bölünmüş.
Bir yandan yok etmek istediğiniz demokrasiye
sığınarak takiyyeler içinde, toplumsal barış görünümlü, kışkırtıcı, zulüm
edebiyatlı mazlum resimleri.
Öte yandan, karanlık çarşaflara sevdalı
tabanınıza mavi boncuklar dağıtan sözde radikal çıkışlar.
Şakşakçılarınızla bir örnek söylem içinde,
Kemalist Cumhuriyetçileri, nüfuzunu ve gücünü kaybetmemek için çırpınan
dinozorlar olarak çiğneme sevdasının şekersiz kara sakızı.
Bitmeyen yüzde doksandokuz teraneleriyle, deşifre
olmuş, kof bir gizemin müptezel sergisi.
Gerçek niyetinizi, tek başına iktidar
beklentilerinizin arkasına atıp, İslamiyet ve Kur'an buyruklarının sözcük
anlamındaki "şeriat" rüzgârında, siyasi ve ticari çıkarlarınıza alet
etmek istediğiniz bu evrensel dinin gemisi, tanrı güzel insanları daha çok
sevdiği için, ne yazık ki sizin açınızdan karaya oturacak.
Size inananlar ve sizden çözüm bekleyenler, iki
ayrı uçtan boşluğunuzu ve yalancılığınızı keşfetmeye başladılar.
Siz iktidarınızı dürtükleyenleri
"parazit" olmakla, örümcekli, çeteli karanlıkları ışık yakıp
söndürerek aydınlatmaya çabalayanları fesatlıkla ve çocuklukla suçlamayı
sürdürün. Hatta cin tonik hazretleri ve anavatan, üç-beş kırık oy uğruna,
şeriat karşıtı yürüyüşlerden el-etek çekerek dincilere taviz vermeyi
sürdürsünler. Ve hatta, kayıp karaoğlanların fan kulübü, ertesi gün, dine
saygılı eylemler organize etsin.
Bu çocukça oyunlar, iyi geçinmeye kıvrandığınız
ordunun da keyifle bakakaldığı "ışıklı bir halk eli" olup, size
ışıklı ve çağdaş bir Osmanlı tokadı aşkedecekler.
Adaletten sorumlu (!) psikopat bir kazan,
"Küçük çocuklar gibi, ışıkları yakıp söndürüyorlar, mum söndü oyunu
oynuyorlar, çünkü yapacak başka bir şeyleri yok," demiş. Var... Var...
Bu karanlık kış bitsin, mart, nisan, mayısla
baharlar çalsın kapımızı.
Korktukları bir dakikalık karanlıklarda atılmış
dikenli tohumların neticelerini kanatan, şeriatrik hayal imparatorluğu olduğunu
görecekler.
Bu ülkede yaşayan insanların çöl bedevisi, ümmet
olamayacaklarını, özgürlüklerini teslim etmeye teşne, köle niyetlilerin
dışındaki cumhuriyet kadınlarının, her koşulda, çağdaş bir hayat
düşlediklerini...
Ve bu ülkenin geleceğe uzanan evrensel ve çağdaş
ellerini, kısır fellah hesaplarıyla, çağdışı karanlık kuyulara atamayacağınızı
öğreneceksiniz.
Hocam, bu tembel görünüşlü halkın, saat
yirmibirlerde yarım yamalak yakıp söndürdüğü elektrikler, gün gelir, seni ve
şaibeli rehineni sinir sisteminizin çıplak ve tehlikeli noktalarından çarpmaya
başlar.
Gerçek aşkların uzağına düşen kirli gri
kuyruğunuza takık yedi milyonluk (!) sarıklı/tesettürlü dünyaların dışında, bu
ülkenin kâinat bakışlı, uzgörüşlü insanları, bir çift mavi gözün kurduğu
evrensel Türkiye geleceğine âşık hâlâ.
Hesaplarınızı size cinnetler yaşatan maviliklerin
aydınlık ve sonsuz devrimleri içinde yapmalısınız!
Ya da İran, Suudi Arabistan, Afganistan,
travmatik Cezayir...
Gidin, gerçeklerinizi size uygun coğrafyalarda
yaşayın.
Türkiye, karanlık sarhoşluklarınıza meze
olmayacak.
Işık ve sevgiyle...
ESKİ SİNEMALAR
Yıllar önce, İstanbul'un betonlaşmamış
manzaralarının tenha caddelerindeki iki katlı, sarmaşıklı küçük hanımefendi
evlerinde çekilen, Filiz Akın'lı, Türkân Şoray'lı, Ayhan Işık'lı, Ediz Hun'lu,
Hülya Koçyiğit'li, Belgin Doruk'lu, Vahi Öz'lü, Bedia Muvahhit'li filmlerde
tanıştık onunla. Adını söylemeyeceğim, siz bulun! Hani kötü adam, efradına
emirler yağdırır, astırır, kestirir...
Tüm alengirli işlerini mutlu sona kadar
sürdürürdü.
Hani, bu ayak oyunlarına aklı hiç ermeyen temiz
yürekli cahil delikanlıya, köylü kızına günün birinde talih gülerdi...
O genç kızın, o doğal adamın kent sokaklarında
yalpalamasına, Cevat Kurtuluş'un, Sami Hazinses'in, Sadri Alışık'ın ve sadâ
olan daha birçoklarının dürtüklemeleriyle gülerdik bol bol... Seneler geçti,
bindokuzyüzseksenlere geldik. Birileri ipliği, dokuması, kreasyonu uzak
diyarlarda hazırlanmış bir çağdaşlık giysisi giydirdi Türk İnsanına. Türk-İslam
sentezine TSE damgası veren paşalar... Ve ardından tonton pazarlamacı, dudak
yalatıcı, Amerikanvari bir tanıtımla sundu yeni dünya düzenini.
Vitrin mankenlerinin orasına burasına dijital
telefonlar, otoyollar, bilgisayarlar astı.
O eski Türk filmlerindeki kötü adam, doğru hayatı
kavrayarak sonlayabilirdi eylemlerini. O cahil
delikanlının, o köylü dilberinin kent hayatındaki güldürük çırpınışları, gözü
yaşlı alkışların saflığından sıyrılıp, bugünün Türkiye'sinin evrensel kültürle
bezenmiş, doğru hayat başrollerine göndermeler yapan belgesellerine
dönüşebilirdi. Öyle olmadı!
Kötü adam yerine, "mutlu son" yok oldu.
Hinoğlu hin, en muteber kişi olarak, baş köşelere oturdu. Onun doğruları
doğru... Yanlışları, enayilik boyutunda ayıp oldu. En saf köylülerimiz,
kötülerin arenasına dişlenip, kendi boyutlarında şeytan, şeytancık oldular.
Hayatın devasa ritmine ayak uyduramadıkları için
dudak bükülen o rengi kaykık demode sinemalar, kirlenmemiş İstanbul'u, eski
insanlarıyla, çağa örnek safiyetler içinde, anlaşılmaz bir şekilde ileri
güzellikleri sergiliyorlar.
İkibinlere yaklaşırken, cumhuriyeti, demokrasiyi,
laikliği ve devrimleri kavramamış, son elli yıla yayılmış sahtekâr
yöneticilerin aynasında, Türk insanının saçları dikenlenip, kulakları
sivrildi... Gözleri, dikine kara/yeşil, alıcı elipslere dönüştü.
Ellerini, yüzlerini ve geleceklerini kaplayan
kara kıllarla, ışığa dönüşmeleri imkânsız bir metamorfoza uğradılar.
Yüzde doksandokuz "evet" dedikleri deli
gömleği ile, olanca alkışlanan, soytarılık defilelerine çıkıyorlar şimdilerde.
Yüzlerce FM'den kendilerine göresini seçip, cep
telefonlarının bıyıklarına, çağdaşlaşmak için kestikleri bıyık yerlerine değen
antenleriyle, otoyollarda seğirten, küreselleşmenin cilalı Türk insanları
şaibelidir.
Şimdilerde, elektrik düğmelerine uzanan elleriyle
uyananların ötesindekiler, doğru hayata, emeğe, evrensel güzelliklere kıçlarını
dönmüşler.
Dolar kurgulu, ıslak ağızlı hoca efendiler, seks
problemli meczuplar bir yana, -ki en çok oyu onlara verdiler, dahasını
verecekler.-
Eskiden kafası çalışıyor sandığımız, yaşlı/genç
işbirlikçileriyle, Atatürk'ün yeşerttiği tarlaları kurutan çekirge sürülerinin
gri bulutları olarak üstümüzdeler...
Meclisten kerhaneye kadar, her düzeyde
örgütlendiler. Teslim olmamış...
Hiç olmayacak üç-beş kişiyi sermaye edemeyişleri,
tek dertleri.
Yeni dünyanın o sınırsız ihtişamı içinde, modası
geçik üç-beş eski senaryonun lafı mı olur?
Ama öyle değil...
Plastik çiçeklerle bezenmiş, tingildek bir bahar
yaşadıkları için, üşüyorlar.
Bize bu eski sinemaları huzurlu bir gülümseyişle
seyrettiren, tedirginliğimize umut olan tedirginlikleri...
Işık ve sevgiyle...
ÇİLEK TARLALARI
Şubat 1966'da John Lennon'a din hakkında ne
düşündüğü soruldu:
"Yok olup gidecek... Şimdi İsa'dan daha
popüleriz... Hangisi daha önce gidecek bilmiyorum. Rock'n Roll mu,
Hıristiyanlık mı?"
Yaşadığı dünyanın en yerleşik değerlerine
böylesine kuşbakışı bakabilen bir sanatçı, evinin kapısında meczup bir fanatiği
tarafından 8 Aralık 1980 tarihinde öldürüldü.
Daha yetmişli yıllar yoğunlaşmadan, yükselen
değerlerin dünyanın başına öreceği çorapları çok önceden hisseden, erken birisi
John Lennon. "Seni aşağıya götürmeme izin ver Çünkü çilek tarlalarına
gidiyorum. Hiçbir şey gerçek değil ve hiçbir şey takılmaya değmez. Çilek
tarlaları sonsuza dek.
Sanırım biliyorum ne demek istediğini, evet ama
hepsi yanlış. Katılmadığım nokta sanırım bu olmalı."
İkibinlerin kapıları evrensel çağrıların
ihtişamıyla aralanırken, örümceklerin şeriat karanlığına, yalancılığı şiar
edinmiş, al yanaklı, ıslak dudaklı sahtekâr bir hocanın şarlatanlık boyutundaki
kıvırtmalarına ve kokuşuk bir sarı koltuk değneğinin mantık sınırlarını
zorlayan menfaat yalpalamalarına, bu ahlaksızların arkasındaki, erdem, namus ve
insani değerler düşkünü yüzlercesine, ulvi dalgalarda gemisini trilyonluk
yatırımlarla götüren seks problemli din baronlarına, gücünü bilmem hangi
bağlantılardan alarak, bu ulusu ulus yapan en kök değerlere kafa tutup,
kahramancılık oynayan beyni sakallı yobazlara şaşıp şaşıp kalıyoruz.
Ama bizi daha çok, bu zırtapozluklara ekran/köşe
açan, hoşgörü edebiyatlı akşam yemeklerinin dümen suyunda güler yüzlü nurculuk
belgesellerine figüran olan saygın (!) rüzgâr gülleri şaşırtıyor.
...
John Lennon bunu da söylemiş:
"Gazete kâğıdından taksiler belirir kumsal
boyunca
Beklerler götürmek için seni uzaklara. Atla
arkaya bulutlara eren başınla. Ve gitmişsin sen (!)"
Muhtıranız hayırlı olsun!
İnanılmaz bir maceranın kürekçileri olacaksınız.
Hep ters yönden esecek rüzgârlar. -Yelkenleriniz kırılacak-Ve kayalara
çarpmaktan medet umacak bazılarınız.
Dilerim o aşılmaz kayalar,
şeriatın ya da ordunun değil,
karanlığın soytarılarını defetmeye,
çağdaşlığa kararlı Türk halkının yumruğu olsun.
"Sanıyor musunuz soytarının size gülmediğini?
Ağıldaki domuzlar gibi sırıtışlarına bak.
Bak nasıl da alay ediyorlar."
İKİBİNE DOĞRU
"Her partikül diğer partikülleri çeker. Her
şey iç içedir."
Newton'a göre, böyle bir çekim gücü salt partiküllerden
kaynaklanamaz. Çekim gücü, evrensel sevginin bir açıklamasıdır.
Çağlar öncesinden bugünlere yansıyan görüş çoktan
unutuldu. Kâinatlarımıza sızmış, tanrısı maddiyat olan güçler ve onların hızla
üreyen çocukları, bugünün sorunlar sarmalının ve duygusal çöküşün kaynağıdır.
Kainat, dokunabildiğimiz, koklayabildiğimiz,
görebildiğimiz şeylerin biraz daha ileri açıklaması. Bizler karbon atomlarından
oluşmuşuz. Yıldızlar karbon atomlarından oluşmuş. Yeryüzü karbon atomlarından
oluşmuş. Hepimiz aynı bütünün parçalarıyız. Bilinç, bir çocuk gibi, kayanın,
kuşun, bitkinin, yaşadığına, hissettiğine, konuştuğuna inandığı zaman, kâinatla
bütün olma duygusunu yakalar.
Işık ve sevgi insanları bu düşünceleri
geliştirirken, toplumda ters orantılı bir değişim yaşanıyor. Barbarlaşan günlük
hayatın sınırları içinde kalan insanlar,
çocuk safiyetlerini kaybederek yeni dünya
düzenine ayak uyduruyorlar.
Düşüncelerimiz, hayatlarımızın akışı, hatta
doğanın yasaları...
Her şey çılgın bir rüzgârla değişiyor.
Bakışlarımız, evrensel ışığın yanardöner fenerlerinden sonsuza yayılsa da,
dünyanın bugünkü vahşi görüntülerinde bize zaman zaman fren yaptırıp bu
yazıları yazdıran çalkantılı bir dönemden geçiyoruz.
Bütün sınırların, ayrılıkların, dillerin, dinlerin
ötesindeyiz. Statüsü, ırkı, cinsi, inancı ne olursa olsun, insanlara,
hayvanlara, bitkilere, taşlara aşığız. Üzerinde yaşadığımız toprakları
böylesine güzel, evrensel merhabalara taşımak, kâinat insanlarıyla buluşmak
istiyoruz. Gelin görün ki;
Dünya arenasında günbegün yaşadığımız olayların
ve genetik şifrelerini henüz çözemediğimiz ilkelliklerin çekiştirmesinde, zaman
zaman "PAUSE" tuşuna basıp, evrensel serüvenleri, bir yazı, bir
gazete haberi, bir eylem süresince beklemeye alıyoruz.
Çünkü gerçekliğine yürekten inandığımız gelecek
tohumlarını yeşertmek için önce dünyamızın global hoyratlıklarla kurutulan
çöllerini işlemek, gübrelemek (!) zorundayız.
Kâinatlara yayılan huzurlarla, birçok insani
zaafı aştığımızı duyumsamış olsak bile, yaşadığımız coğrafyada çağdaşlığı
temsil eden, Mustafa Kemal, Cumhuriyet Türkiye'si, laiklik ve demokrasiyi
bayraklaştırıp, bu güzelliklerin tohumunu atmış insanlara inançlı saygılar
adına, daha bir süre koruyan, karanlıklarla kavga edenlerin safında olmalıyız.
Uzak bir gelecekte dünya insanlığı gerçekleşecek,
biliyorum.
Şarkılarımın adresi de orası ve daha öteleri.
Ancak, bugünkü emperyalist Yeni Dünya Düzeni masallarıyla tavlanacak bir
sanatçı ahmaklığı içinde değilim.
Çünkü egemenler, sınırsızlıktan ve dünya
çıkarlarından dem vururken, insanımı kök değerlerinden koparıp, onursuz, boynu
eğik robot yığınlara dönüştürmeye uğraşıyorlar.
Uygun yaşam koşulları sağlanmadığı için, henüz
açılmamış sınırlarımızı ve ulusal egemenlik haklarımızı, kendi arka
bahçelerindeki şehevi meyveler olarak görme histerisindeki aç gözlüler oldukça
taraf olacağım.
Her akşam, ondokuzlardan yirmibirlere kadar
zaplanarak süren haber kuşaklarında, geleceğimize karar vermesi gerekenlerin,
bir-iki istisna dışında, dumura uğramış beyin zafiyetleri içinde, kuyuya düşmüş
kubur yaratıkları gibi, kendilerince kurnaz, pisliğe sarmış anlamsız
devinimlerini izliyoruz. Bu dergiyi, benzerlerini, kırmızı başlıklı,
siyah/beyaz birkaç gazeteyi alıp, coşkulu saygılarla arşivleyen insanlar varsa,
ışıklı çıkışlar o kadar da uzakta değil!
Ama yalancılığı tescillenmiş başvekilleriyle,
mağara devirlerinde bile kabul görmeyecek kişiliksizlik destanları yazan istif
sarışınlarının ezan-bayrak edebiyatlarıyla, menfaat milliyetçisi kıçıkırık iki
TV kanalı, lunapark hediyeli loş gazetenin ziyanlık kağıtlarıyla, insanlar hâlâ
aptallık girdaplarındaysa; Herkes hak ettiği hayatı yaşar. Gidin, Sincan'daki
şeriat kalkışmalarına çadır tiyatroları içinde destek verin. Bu berbat günleri
başımıza saran tontonların kayısı memleketlerinde ve dadaşlar diyarında
şeriatçı konvoylar oluşturup, "Ya Allah Bismillah Allahüekber"
naralarıyla, güzellikler dünyasından kopuk, Allahın da hiç sevmeyeceği, kara
bir yarımadanın düşlerini kurun.
Nasıl olsa, ozanlan, beyinleri hunharca yakıp,
katledenleri savunmaya soyunan meczuplardan birisi, bu inanılmaz, tepetaklak
günlerin ibret-i âlem anısı olarak adalet terazisinde oturuyor.
Endazesi kaykık günlerin sığlığını belgeleyen
şiirler yazılsın.
Ve rüzgâr gülleri sanat eleştirmeni kesilip
beyinsizliklere alkış tutsun.
Çağdaşlıktan kopuk, sarıklı sakallı, anladığınız
anlamda şeriatçı kimler, kaç milyon yobaz varsa, dökülün sokaklara...
Çağdaşlıktan korkup ardına sığındığınız isli
duvarlar ötesinde hayata geçirmek istediğiniz ne varsa haykırın: Tekbiiir!
Allahüekber!.. Ya Allah Bismillah Allahüekber...
Sonra evlerinize sığınacaksınız. (Karaya vuran
adil düzenin, her cephedeki başarısız çırpınışları nedeniyle, radikal çıkışlı
tahrikler içinde, kahramancılık oynayarak çağırdığınız, beklediğiniz bu zaten.)
Hayat, ekran pencerelerinizden çağdaş
güzelliklerini sunarak geleceğe doğru akacak.
Çağa gıptalı beklentilerde, başka hiçbir
gelişmeye yaramayacağınız için, eksik, sevgi ve aşk kompleksli din askerleri
olarak ezileceksiniz.
Vatan sathında gürleşen sesiniz ve yeşil
bayraklarınız, iktidarsızlığınızı belgeliyor. Susacak, teslim olacak,
kaybedeceksiniz! Çünkü;
Kavramanız gereken, inanılmaz bir evrensel uzay
çağı var.
Binlerce yıl öncesinin karanlıklarıyla bugünleri
şekillendiremezsiniz. Yıl, 1997... İkibine üç var. Ve haksızsınız!..
TAHRİK
Bazı temel değerlerin kişi benliğinde çöküntüye
uğramasının, ahlaksızlığın hiçbir mazereti olamaz.
Profesör doktorun eşi, video kameralarla
saptanmış görüntü ve ses kayıtlarına karşın, bütün güleçliğiyle ekranlara
çıkıyor; "Kocam, bunları yapacak bir insan değil, tahrik var," diyor.
Yılların yazarı Necati Doğru'da, "Bırakın erkeği, bir kadın doktora da
yakışıklı bir erkek böylesine sık sık gelip tahriklerde bulunsa, böyle şeyler
olabilir," diyebiliyor.
Ve kişilik çizgisini takdirle izleyip, yazılarını
coşkuyla okuduğum sevgili Emin Çölaşan, konuyla ilgili ekran söyleşisinde iki
önemli cümle ediyor;
Birincisi, "Türkiye gündemi böyle yoğunken,
böyle konular ekrana getirilip, gündem saptırılmamalı..."
Bence bu konu ve uzantısındaki olayların,
düşüncelerin Türkiye gündemi ile doğrudan ilişkisi var.
İkinci cümle, bu ilişkiyi kanıtlar nitelikte;
"Türkiye'deki erkeklerin yüzde doksanbeşi böyle bir oltaya
yakalanabilir."
İşte bu cümleye mim koymak lazım. Bu nokta, 1997
Türkiye'sinin geldiği acı noktadır. Türk insanının etik değerleri söz konusu
olduğunda, artık hiç kimse, hiçbir koşul altında sarsılmaması gereken sağlam
kişiliklerden söz etmiyor, edemiyor.
Hiç kimsenin aklına, "O genç kız, doktorun
muayenehanesine çırılçıplak bile gitse, doktorun kişiliğinde en ufak bir kaykık
kıpırdanış olmaksızın, kızı uyarıp göndermeli," düşüncesi gelmiyor.
Çünkü artık böyle değerler unutuldu, savunanlara
da dinozor diyorlar.
Yüzde beşin çok altında olan istisnalar dışında,
öyle insanlar yok artık!
Büyük çoğunluğu oluşturan herkesin bir kaynama
noktası ve bedeli var... Tüm kişilikler satışta.
- Cinsel taciz var, ama tahrik var (!)
- Çaldım, çünkü özendim (!)
- Daha çok çalabilirdim, ama yetecek kadarını
aldım (!)
- Yalan söylüyorum, çünkü diğerlerinden kurnazım,
akıllıyım... Hem dünya böyle (!)
- Kendimi sattım, çünkü başka çarem yoktu (!)
- Üç-beş bin dolar maaş, iyi bir paye, iyi bir
köşeye vatanı bile satabilirim (!)
Bütün bu çetrefil yollar, yükselen
değerler-küreselleşme fasit dairesinde dolanıp duruyor.
Türkiye'nin evrensel geleceğe aralanmış ışıl ışıl
kapılarını, sanatını, beyinlerini, duru sevgilerini, 1983 senesinde mühürleyen,
yaşamasız bir kolay kazanç insanı, artık yaşam şekline dönüşen bu rezillik
günlerini başlattı.
O devlet adamının (!) en parlak demeçlerini
anımsayın! "Benim memurum işini bilir." "Anayasayı bir defa
delmekle bir şey olmaz." "Bir koyup üç alacağız."
Ve bugünkü tarikat güruhlu başbakan iftarlarının
yanında zemzem suyu ile yıkanmış gibi kalsa da, Cumhurbaşkanlığı
resepsiyonlarındaki arabesk tayfayı, hanedan akşamlarını, görgüsüzlükleri, ilk
mafya bağlantılarını, bugün takunya giyen ilk yağdanlıkları, Jaguar'ları,
davulları hatırlayın.
Birisi, çizgili pijamasıyla ayak parmaklarını
karıştırarak basına poz verince, şortuyla asker denetleyip, şımarık zengin
çocukları gibi, bütün trafik kurallarını altüst ederek otoyollarda hız
denemelerine çıkınca;
Özgürlüğü deformasyon, çağdaşlığı kişiliksizlik,
başarıyı köşe dönmek, kazanmayı değerlerini satmak, sevgiyi hesaplaşma,
cinselliği üste çıkmak, solculuğu Kürtçülük, milliyetçiliği vahşet, öze dönüşü
Osmanlılık, evrenselliği mandacılık, kurtuluşu İkinci Cumhuriyet, Müslümanlığı
şeriat, demokrasiyi basamak zanneden, başka türlü birileri sardı ortalığı.
En masum bakışlıların bile dişleri sivrilip,
gözleri dikine elipslere dönüşüyor.
Bu tepetaklak günlerde, tarikatçıların, devlet
erkânının, profesör doktorların, çete kurma, çalıp-çırpma, ırza geçme, cinsel
taciz mahkemelerindeki mazeretlerle bezeli savunmalarını dinliyoruz...
Köşe yazarları, gazeteciler, yorumcular olayların
kökenleriyle, sürüp giden toplumsal çürümenin çareleriyle ilgilenecekleri
yerde, şaşkın oto tamircileri gibi, arızadan çok, arabanın/kameranın yanlış
kullanıldığından söz ediyorlar. Muayenehaneye gönderilen konu mankeni ve diğer
yanlış haber alma yöntemleri medyanın reyting yarışı ve iç hesaplaşmaları
nedeniyle başlatılan çamur atma furyasında, taciz olayı nerdeyse haklılık
boyutuna getirilerek göz ardı edilebiliyor.
"Evet ama, tahrik vardı!.." "Öyle
gerekiyordu!.."
Nerelerden nerelere geldiğimizi anlamak için daha
ötelere gitmeye gerek yok! Adalet terazisi, Sivas'ta otuzbeş aydını diri diri
yakan kara yobazları aynı tahrik mazeretleriyle savunmaya kalkan ulu zatın
ellerinde.
Utanmazlığın kakafonik senfonilerini yazan
insanlar, bindokuzyüzkırkaltı yılından beri palazlana palazlana, bugünkü
Türkiye'nin içbükey aynasına dönüştüler.
Ama sırları dökük bu aşikâr aynanın öteki
yüzünde, karanlıkları yırtmaya hazırlanan, özü sözü doğru, şeffaf, ışık ve
sevgi insanları büyüyor.
Gün olur devran döner, her şey umulmadık bir anda
değişiverir.
O zaman gözleri kamaşıp, kör uçuşa geçen
yarasalar, sevimli hayaletin karton şatosuna sığınırlar artık!
KARANLIK LUNAPARK
Geçtiğimiz günlerde, Sarıyer'deki tarihi
"Necmettin Molla" Yalısında yangın çıktı. Yangından önce yalının
yağma edildiği ve yangının "şaibe"li olduğu konusunda kuşkular
uyandı. Sivil ve askeri itfaiye ekiplerinin çabalarıyla söndürülen yangından
sonra yapılan incelemelerde, yangınla ilgili şaibelerin gerçek olma ihtimali
ağırlık kazandı.
Yalının, "Çukurcuma" eşrafından
antikacı bir molla tarafından çalınan kapısı "sosyetik" Zihni Bar'ın
dekoru olarak bulundu. Buraya kadarki tırnak içlerine bakalım; "Necmettin
Molla", "Şaibe," "Çukurcuma," "Sosyetik."
Tarihi Necmettin Molla Yalısı şaibeli bir şekilde
yanıyor. Bar entelleri Necmettin Molla'nın çalıntı kapıları ardında vatan
kurtarıp, eğleniyor.
Necmettin Molla Yalısı kendini bitirip kül
olurken, şaibeli kara dumanların ardında Cumhuriyet tarihinin en büyük
kirliliğini, çevre felaketini bıraktı.
Ağırlık kazanan hayali kayıtlara göre, 1400'lü
yıllarda yaşayan Necmettin Molla, yalancılığı ile maruf, Süryani-Arap kökenli
Osmanlı paşası bir zat idi.
Yalancılık
konusunda öylesine bir nam salmıştı ki, bu mümtaz şahsiyet, o yıllardaki garp
alimlerinin ve yazarlarının ilgisine mazhar oldu.
Onun, bugünlere ulaşan ve hiçbiri gerçek olmayan
hayat hikâyelerinden alınmış anekdotlarla, Türkiye tarihini de belgeleyen
birçok kitap yazıldı.
Bu kitaplardan günümüze ulaşan en meşhuru,
"Bir Siyaset Mehdisinin Hatıratı" başlığıyla yayımlanmıştı.
Bugüne dek, memleket nüfusunun yüzde yirmibirini
oluşturan, ondörtmilyonyediyüzbin kişinin satın aldığı bu kitap, yeni bir imaj
ve kapak düzeni ile yeniden yayımlandı. 1997 senesinde "Fırıldak Hacının
başvekilliği" adını alan kitap, İslamik engizisyon yıllarından kalma
içeriğiyle çok tuttu.
Bunda, sağ ve soldaki kurtuluşlardan umudunu
yitirmiş, güdük hayatlara endeksli kara alkışçılarla, her türlü satışa hazır
mandacıların yanı sıra, kitaba ilave olarak verilen, sarı sayfalardan oluşan
cep kitapçığının da etkisi büyük oldu.
Cep kitapçığının konusu; "Yalancılığın
evrimi/ Muteber hırsızlığın püf noktaları" idi. Son bölüme meraklısı için
bir "Çeteler Çetelesi" eklenmiştir.
Necmettin Molla, telif gelirleriyle, 1997
yıllarında yaşanacak çağ yangınlarını hayal bile edemeden, boğazda, denize
nazır kara tahtalı ahşap bir yalı satın aldı.
Hoca güçlüydü (!)
Yalısının çevresinden başlayarak, İstanbul'un ve
Anadolu'nun hatırı sayılır tepelerini parselleyen bir inanç imparatorluğu
kurmaya özendi.
(O zamanlar bu işler, lunaparklarda kaba kuvvetle
sonuçlanıyordu.)
Necmettin Molla üç penaltıyı gole çevirdi. Yumruk
ve bilek gücüyle en büyük ödülleri kazandı. (Bu ödüller, bugünün hesabıyla
yüzkırksekiz kilo altına tekabül ediyor.)
Çar soyundan gelme kocasıyla birlikte, lunaparkın
korku tünellerinden sorumlu Şuh Sultan, "Yeni ve gerçek bir kahramana
kadar buraların efendisi sizsiniz, bu lunaparkı birlikte yönetelim," dedi.
O gün bugündür, Necmettin Molla ve ortağına,
üniformalı, sivil birileri, bu ülkenin lunapark olmadığını anlatmaya çalışıyor.
Uçan koltukları, dönme dolapları ve korku
tünelleriyle, Necmettin Molla'nın şaibeli mülkündeki lunapark, Türkiye'nin çok
ufak, ulaşılamayacak kadar uzak bir karanlık parçası...
Yüzde doksandokuzu Müslüman olan bu ülkenin yüzde
sekseni, şeriat palavrasız, çağdaş bir geleceği, örümceksiz, aydınlık beyinli
yöneticileri bekliyor.
Ama ne yazık ki, ucuz kazanmalara programlanmış
sarışın sultanlar ve Necmettin mollalar, lunapark beyinlerin sanal güdüklüğüne
sıkışıp, korku tünellerinin kendilerince gerçek hayallerinde, tehlikeli
çağrılara peşkeş deviniyorlar. Işık ve sevgiyle...
DALGIÇ ELBİSESİ VE KELEBEK
7 Mart 1997 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nin arka
sayfasında, çeviri servisi tarafından hazırlanmış küçücük bir haber yayımlandı.
İrili ufaklı karanlık görüntüler arasında gözüme
ilişen bu yazı, bana inanç, umut, zafer, burukluk karışımı tarifsiz duygular
yaşattı. Haber şöyle:
"Elle Dergisi Yazı İşleri Müdürü Jean
Dominique Bauby, 1995 yılının sonlarına doğru geçirdiği beyin kanaması sonucu
komaya girdi. Komadan çıktığında tüm vücudu, başından ayak parmağının ucuna
kadar felç olmuştu.
Konuşma, yemek yeme ve soluk alma fonksiyonlarını
yitiren Bauby'nin yaşamı elektronik gereçlere ve bakıcısına bağlandı.
Yalnızca beyni ve gözkapakları çalışan yazarın
çok seyrek görülen bir beyin hastalığına, 'Kilitlenme' sendromuna yakalandığı
ortaya çıktı.
Durumunu, modası geçmiş bir dalgıç giysisinin
içine hapsedilmiş mahkûma benzeten Bauby, her şeye karşın kitap yazmaya karar
verdi.
Yazarın cesareti ve sabrı bir yıl sonra meyvesini
verdi ve ortaya 'Dalgıç Elbisesi ve Kelebek' adını verdiği kitabı çıktı.
Fransa'nın önde gelen gazetelerinden Le Figaro'nun göklere çıkardığı kitap,
insanın ölüm karşısında sergilediği cesaretin öyküsünü dile getiriyor.
Kitabın yazılış öyküsü ise, dünyada eşi
görülmemiş bir sabrın ve dayanışmanın örneğini oluşturuyor. Bauby'nin eski iş
arkadaşlarından Claude Mendibil, bir yıl boyunca hiç aksatmadan Bauby'nin
hastanede yatmakta olduğu odaya geliyor. Mendibil'in sesli olarak okuduğu
alfabenin gerekli harfini gözünü kırparak belli eden Bauby, böylece harf harf
kelimeleri dikte ettiriyor.
Bauby, içinde bulunduğu zor durumda bile
olayların gülünç yönlerini görüyor. Elle Dergisi'nin kendisi ile yaptığı bir
söyleşide şunları söylüyor:
'Şu öyküyü çok seviyorum. Öyküde Claude, benimle
çalıştıktan sonra biraz soluk almak için bir bara gidiyor. Barmen dostluk
gösterisi olarak Claude'a göz kırpıyor. Zavallı barmen Claude'un niçin gülme krizine
tutulduğunu bir türlü anlayamıyor'..."
Yazının hemen solunda, Tan Oral'ın, hüzünlere
kapalı gözlerinden ve kaleminden yaş damlayan bir yazarı görüntüleyen çizgileri
vardı.
Duvarların iç çeperlerini yapay ışıklandıran yeni
dünyanın albenili, özgürlük görüntülü, insani değerlere hapis çağrılarına
karşın kozamızdan çıktık!
Işığın ve sevginin inanılmaz renkleriyle bezenmiş
kanatlarımızla, yaşadığımız dünyanın sanal gerçekliğinin ötelerine uçuyoruz.
Bizi, evrenselliğe programlanmış doğamızın
aksine, modası geçmiş dalgıç elbiselerine kilitleyip, sığ bir hayatın
kendilerince derin yeşilliklerinde dumura uğratmak istiyorlar.
Yalnızca kendi yanıltıcı aynalarına baktıkları
için, suda, toprakta, havada ve akla hayale gelmeyecek bütün hayat koşullarında
aynı inançla soluklanıp yaşayan yaratıklara (!) akılları ermediğinden
hırçınlaşıyorlar.
İkibinlerin bunca çağdaş teknolojisini evrensel
sevgi ve barış geleceğinin hizmetine sunmak yerine, beyhude çabalarla, kara
niyetlerini engelleyen düşünceleri, beyinleri kilitleyecek toplumsal bir aygıt
yaratma peşindeler.
Kirlettikleri dünyada, türlü politikalara,
çıkarlara, din sömürülerine dayandırdıkları tingildek iktidarlarını sürdürmek
için, kirlenmemiş beyaz bulutların öte maviliklerine uçmak isteyen insanları,
bilerek yanlış teşhis ve tedavilerle, iyileşmeye muhtaç hasta beyinler, gulu
gulu dansı yapan faşist laikler olarak yatırıp, bitkisel hayata sokma
peşindeler.
Ve bu deli doktorlar, bütün bu viziteye
çıkışları, sevecen, babacan, uzlaşmacı, merhametli, yüce gönüllü, bilge
toplumbilimciler edasıyla yapmaya yelteniyorlar. Bilmiyorlar ki, en uyuşturucu,
en ağır ilaçları verseler damarlarımıza...
Arzuladıkları gibi tepkisiz, pespembe düşlere
dalsak yatağımızda...
Ve bütün organlarımızı felç edip dumura
uğratsalar...
Cihad naralarıyla fethetmeyi hiçbir zaman
başaramayacakları beynimiz ve gözkapaklarımız var.
Tarihe geçecek bu katastrof sonrası, ayakta kalan
İnsanlarla karanlıklarda göz kırparak haberleşeceğiz.
Yalancı sansarların sahte derinlik kreasyonlu
modası geçkin dalgıç elbiseleri, müzelerde "bir zamanlar şeriata teşne
birileri vardı..." plaketleriyle hüzünlü yerini alırken, genç kelebekler,
gerekirse gözkapaklarıyla, evrensel, çağdaş, ışıl ışıl bir Türkiye'nin
kozası" nı örecekler.
Işık ve sevgiyle...
NERDESİNİZ?
Karanlıkları dölleyen en büyük sorunlarımızdan
biri, insanlık değerlerini, kişiliklerini, onur, doğruluk, dürüstlük, sevgi
kavramlarını, duygu ve duyarlığını çoktan yitirmiş birilerinden insan
davranışları beklememiz.
Birileri ayda bir büyükçe bir masanın etrafına
oturuyor; "Sorunlar, bunlar bunlar... Birlikte bir karar alıp
çözümleyelim," diyorlar... Konuşuyorlar, imzalıyorlar, gidiyorlar...
Oysa o masada iki kişi... Ve onların
karasularında asalak yaşayan öyle birileri var ki, onların beyinleri, onların
yaşam biçimleri olan, bizim riyakârlık, yalancılık, sahtekârlık dediğimiz başka
türlü bir sistem içinde çalışıyor. Türklüklerini ve Müslümanlıklarını geçtik,
çıplak insan olarak bile, duygu ve sevgi dünyasında hoşgörülü bir köşeye
koyamadığımız bu yaratıkların, bizim gerçekliğimizde sözleri ve imzaları
geçerli değildir. Çünkü onlar sadece konuşurlar... Kâinatın bir köşesiyle
özdeş, karbon atomlarından oluşan vücutlarının kapladığı yüzölçümden, hiçbir
doğru insanlık terazisinde sorumlu değildirler.
Hayvani güdülerle, içlerinden fışkıran rasgele
bir çıkar karanlığının kuyusunda yaşarlar.
Tek değerleri olan mertebelerin arkasına
gizlenip, insanları tapınılan sözlere hapsetmeye çalışarak, hayata benzemeyen
başka türlü bir kara/yeşil sıvının içersinde yaşantılarını sürdürürler.
İnsanımız yıllardır aymazlığın sonsuz
cömertliğiyle, bu gibilere koyunsu oylarını vermeye devam eder...
Ve onlar, bu tepkisiz sürüyü her şekilde
kandırmanın rehavetli küstahlığında, şimdi çok tehlikeli bir oyun oynuyorlar.
Karşılarındaki yeşillikler, din tezgâhlarının
türbe yeşilliği değil! Dolar yeşili hiç değil!
Hâlâ umutlarımı yitirmediğim (!) bu devasa sessiz
yığınlar bir yana, insan gibi olanlar bezginlik sahillerine kaçtığı için,
Atatürk'ü, Cumhuriyeti, demokrasiyi, laikliği, çağdaş hayatı korumak, sonradan
demokrasi adına suçlanabilecek birilerine kalıyor!
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, İHD, ADD,
çevreciler, TEMA... Ve diğer aydınlık işçileri... Bu bir avuç güzel insanların
ötesinde kalanlar, nerdesiniz?
Elli yıldan beri umarsız bir hastalık gibi,
yanlış insanların peşinde koşan Türk insanı, NERDESINİZ? Bu kadar mı duyarsız,
sağır, körsünüz... Size "gelecek" diye sundukları şaibeli nişastanın,
yalnızca onların doymak bilmez kazanç bebeklerini büyüttüğünün farkında değil
misiniz?
Oysa bu sırtlanları, başka korumaların çocuksu
acizliğine düşmeden, bir seçimde başınızdan atabilseniz.
Ah! Bilseniz, ne kadar güzel, aydınlık günlerle
buluşabilirsiniz.
Ama siz, imzaları bile geçersiz, insanlık
değerlerini tümden yitirmiş dansözlerin peşinde raksetmek istiyorsanız...
-Ki kamuoyu yoklamaları öyle gösteriyor.-O zaman
size üç vakitte bir kısmet var! Hanenize ay-yıldız doğacak.
Yeni bir tatil günü kazanmak, yine figüran
olacağınız belgeseller seyretmek istemiyorsanız, saat yirmibirde çıkmaya
üşendiğiniz balkonunuza, pencerenize çıkıp, yarın sabah dünyaya bambaşka bir
"günaydın" deyin.
Işık ve sevgiyle...
"WHY HIGH ONE WHY"
Sevgili Fikret Kızılok'un çok sevdiğim bir
şarkısı vardır; "Why High One Why". Toplumdaki arabesk liberalizmin,
çöküşün, yozlaşmanın gözle görünür hale geldiği günlerde, Kızılok, neşteri
vurup, çürümenin cerahatini şarkılaştırmıştı.
Birçoğunuzun bildiğini tahmin ettiğim şarkı,
"Adidas'la tekkelere gidersin/Baklavayla viskileri içersin/Neskafeyle
falımıza bakarsın/Bu can sana kurban olsun" diye başlayıp devam ediyor...
O günlerden bugünlere yaşadıklarımızla bu şarkıyı
türetip bir hayvanlar kakafonisi haline getirmek mümkün.
Baksanıza...
Bebek'te, tasavvufi açılımlar içinde, kendi
felsefesinde özgür yaşamını sürdüren barmen Oğuz Atak, sırtında Allah dövmesi
olduğu için, TGRT kanalındaki bir yaratık zihniyet tarafından teşhir ediliyor,
hedef gösteriliyor.
(Koro): "Why High One Why"
Kendilerini Allahın düzeninin avukatı zanneden,
zihinsel özürlü caniler, barmen Oğuz'u kurşunlayıp öldürüyorlar.
(Koro): "Why High One Why"
Bebek Camii imamı Seyfettin Çetin, Oğuz Atak'ın
cenaze namazını kıldırmayı reddediyor...
(Koro): Nakarat...
Sırtına Allah dövmesi yaptırdığı için öldürülen
barmen Oğuz Atak'ın katillerini azmettirdiği öne sürülen kabadayı Sedat Peker;
"İlgim yok. Ama ben görseydim aynı şeyi yapardım," diyor.
(Koro): "Why High One Why"
Dinci Akit Gazetesi, yurttaşların haberi ilginç
buldukları ve TV kanalının yayınını onayladıklarını yazarak, barmeni hedef
gösteren TGRT'ye destek veriyor. Aynı gün, aynı gazeteye ilan veren Mehmet Kuğu
adlı bir zat-ı muhterem (!) TGRT'nin yayınını tebrik ediyor.
(Koro): "Why High One Why"
Türkiye'de kara yobazlarla çetecilerin el ele
gerçekleştirdikleri bir darbe yaşanıyor!
Sözü Kemalist, laik halka ve orduya getirip
darbeden söz etmek için artık çok geç!
Şimdi olsa olsa bir aydınlık karşı devrimden söz
edilebilir... Ve ışıklı insanların tepkileri, yazıp çizdikleri, karanlığa karşı
başlatılan aydınlık harekâtının ilk çığlıklarıdır...
Hiç kuşkunuz olmasın ki, fısıltıyla başlayan bu
çığlık büyüyecek!
Örümcekli karanlıkları boğacak bir ışık seli
yaşanacak.
Çünkü, zaman, akıl, duygu, çağ bizim yanımızda.
Ve en başta doğa, evrimleşmeye ayak
uyduramayanları kendi akış dengeleri içinde yok edecektir.
Tanrı, sevgiyle örülmüş, evrensel ve ilahi
anlamını böylesine güdükleştiren beyinsiz fanatiklerine şimdilik gülüyor (!)
Pişkinler pişkini bir kadın ve bir meczup,
arkalarından koşan bilumum şakşakçı çıkar çevrelerinin, karanlık niyetlilerin
ve insanlık, çağdaşlık baltasına sap olamamanın ezici kompleksleriyle
hurafelerin neferliğine sığınan sarıklı kuklaların desteğiyle ülkeyi bu hale
getirdiler.
Ancak korku filmlerinde ya da masallarda
yaşanabilecek olaylar yaşıyoruz.
Bu masalın koyunsu cehaletlerle uyuyan güzelleri,
bir kararı ya verecek, ya verecek...
Beklenmedik bir zekâ sıçraması ile, seçim
sandıklarını bilinçli oylarla doldurup geleceklerini çağdaş olmanın tarifsiz
güzelliğine teslim edecekler.
Ya da ağıllara girecek birileri, belirli
aralıklarla kırpılması gereken yünleri kırpıp, zararlı mahlukata ilaçlama
yapacaklar...
Bütün bunlar olmazsa, üçüncü bin yılların dünya
ansiklopedisinde bir tür, iki basamak aşağıya düşerek, hayvanlar âleminin vahşi
hayvanlar sayfalarındaki müstesna yerini alacak.
(Koro): "Why High One Why!"
Işık ve sevgiyle...
HAYDİ SANDUKA BAŞINA!
Evrim çizgisini insanlık boyutunda sürdüren
insanlar için tahammül sınırlarını fersah fersah aşan toplumsal yapı bozukluğu,
kültürel, duygusal çöküş, her alanda, her şekilde yozlaşma ve yobazlık
yaşanıyor.
Bugünlerde Cumhuriyeti, laik, demokratik hukuk
devletini yutmaya cüretlenen bir batak ve zifir haline gelen alacakaranlığın
geçmişine, ilk tehlike işaretlerinden bu yana yolculuk yaptığımızda, genellikle
Türk toplumunda izler bırakmış veya tarihin derinliklerine gömülmüş liderleri
kerteriz alıyoruz.
Onların cahillikleri, çıkarcılıkları,
hırsızlıkları, yalancılıkları, din sömürüleri, kişiliksizlikleri, hayatın
lezzetini, insani değerleri ve toplumsal karakteri günbegün paslandırıp, bugün
iki duvar arasına sıkışan, sıkıştıkça vahşileşen, kilitlenmiş halk katmanlarını
oluşturdu.
O liderlerin birçoğu, kendilerini, koltuklarını,
çıkar çevrelerini, vatanlarından, halklarından daha çok seviyordu.
Mertebelerini kaybetmemek, yeni payeler kazanmak,
maddi manevi çıkarlarının peşinde koşmak uğruna, her türlü tavizi, din
sömürüsünü, mandacılığı, rezilliği yaptılar, yapıyorlar.
Menderes'ten bugüne hızlı bir yolculuk
yaptığımızda ayaküstü verilmiş inanılmaz demeçler, kişiliklerinin yanı sıra
vatanını bile satış kefesine koyabilenlerin akıl almaz sahteciliklerini
görüyoruz.
Elli yıldan beri, gelen gideni aratıyor... Ve
Türkiye Cumhuriyeti tırmanmaya başladığı evrensel yokuşun en hassas virajına
gelmişken, kaygan bir zemin üzerinde sürekli geriye yuvarlanıyor.
Cumhuriyetin hayatımıza sunduğu güzellikler,
Cumhuriyete sahip çıkmayan, üstüne üstlük kendilerini iyot gibi açığa çıkarıp,
olup biten her şey için
Cumhuriyeti suçlayan hainlerce sulandırılıp,
şekerrenk, tatsız bir yaşantıya dönüştürüldü.
Şimdi bu pembe yalan baloncuklu, yeşil/siyah, pis
günlerin akışında, duyarsız, sanatsız, kalın, sağır bir insanlar yaratığı
yaşıyor.
Bugünleri... Bugünlere kadar olup bitenleri
biliyoruz.
Sözü getirmek istediğim konu, olayın bir başka
boyutu.
Bilerek ya da bilmeyerek, her oluşumda, her kötü
gidişte, belki de kulluk döneminden kalma alışkanlıkla sürekli olarak
başkalarını suçlayıp, hep masum, mazlum, kandırılmış insanlar olarak Türk
toplumuna sonsuz bir hoşgörüyle baktık. Ama Türk insanı benim gözümde
şaibelidir. Bu ciğfe siyasetçileri, yalancıları, hırsızları, din sömürücülerini
seçimden seçime uzaylılar gelip başımıza geçirmiyor!
Herkes hak ettiği hayatı yaşar... Ve maalesef
elli yıldan beri cılız kıpırdanışların ötesinde kalan kalabalık, koyunlar gibi
her söze inanan, hayat ışığını kaybetmiş melül bakışlarla, tepkisiz bir sürü
halinde yaşıyorlar.
Böylelikle, Türkiye'yi babalarının çiftliği
zanneden küçük beyinli büyükbaşlara gün doğuyor.
Artık soluk almakta zorlandığımız, konsantre bir
dışkı jölesi halini alan bu ağır gökyüzünün sorumlusu tek tek bütün Türk
insanlarıdır.
Hafızasını kaybetmiş bu insanlar, rezilliklerin
kapısını ilk aralayan ucuz politikacıları demokrasi şehidi ilan edip, devlet
törenleriyle anıt mezarlara gömmediler mi?
Türk-İslam sentezini başımıza sarıp, Atatürk'ün
partisini ve bütün kurumlarını kapatan beton Atatürkçüsü cuntacıların dar
dikimli anayasalarına yüzde doksansekiz "evet" demediler mi?
Üç-beş kıçıkırık oy için tarikatlarla halvet
olup, İmam Hatip Okulları patlamasını başlatanlara tekrar tekrar oy vererek,
onları en yüksek rakımlı tepelere getirmediler mi?
Böylesine aymaz bir kalabalığın yarattığı kaosta,
ölümler bile bizi,
"Benim memurum işini bilir,"
diyebilecek kadar doğruluktan, insani değerlerden yoksun bir sözde devlet
adamının gölgesinden kurtaramıyor.
Artık yalancılığı, çirkinleşen suratlarındaki gözlerinden
börtleyen, mal-mülk, altın düşkünü istifçiler, konvoylarla, kurbanlarla
kucaklanıp, alkışlandıkça, başımıza, kör toplumun hem kel hem fodul
diktatörleri kesilmeye kalkıyorlar.
Hayatınızın sığ kalıplarına sıkışmış,
"eyvallah" görüntülü sessizliğiniz ve teslimiyetiniz sürdükçe, bugün
televizyon kanallarını basıp, kapatan, gazeteleri kurşunlayan çete döküntüleri,
yarın attığınız her adımın çetelesini tutmaya başlayacaklar.
Medyanın külliyetli bir kesimine yuvalanmış,
dolarların peşinde köşe kapmaca oynayan her devrin satılmışları, salya sümük,
Özal, Çiller, hoca edebiyatını sürdürüyorlar...
Ve liderlerin birçoğu liderden çok bir sahtekâr
portresi çiziyorlar.
Onların doğası bu...
Ama siz de, nerdeyse topyekûn, bu oyuncak pusulaların
kilitlendiği kolay kazanç hayallerine adapte olmaya dünden teşne imişsiniz.
Arı ve duru kalabilmiş bir avuç güzel insanın
ötesindeki yaratığı oluşturanlar, en cahilinden aydınına, sıradan vatandaştan
en yüksek tepedekilere kadar, kendini kayırma, yalanlarla kazanma mikrobuna
öyle bir bulaşmışsınız ki, bir türlü aklanamayan irinler, aile ilişkilerinden
sevgilere, dostluklara, televizyon kanallarından sanata, siyasete, spora,
trafiğe, her yeri sarıyor. Kanser tedavisini bilirsiniz.
İlaç ve şua tedavisi yanıt vermezse, habis bölge
vücuttan çıkarılıp atılır.
Yarın, toprak altında aydınlıktan bihaber ölüler
ya da orası burası kopuk, yarım yamalak insanlar olmamak için, bugün size
biçilmek istenen hacı-bacı kreasyonu olan, çete dikişli şeriat kefenlerini
yırtmanız gerekiyor.
Türk insanını koyun ve aptal yerine koyup,
dünyaya rezil eden ölü yıkayıcılarına verilecek en güzel ve en korkutucu yanıt,
sanduka başında kefeni yırtmaktır.
BEYHUDE
Tarih, 19 Mayıs 1997. Cumhuriyet Türkiye'si...
Konya'da, Aksaray'da ve daha birçok yörede tesettürlü öğrenciler, tekbir
sesleriyle, sloganlar atarak gençlik ve spor bayramını şenlendiriyorlar!
"Türkiiye bizimle guurur duyuyorr!" Evet! Türkiye'den ne anladığınıza
bağlı! Kalpaklı, yiğit kuvvacıların tanrısal bir inançla kurdukları aydınlık ve
özgür Cumhuriyet semalarını değil de, yetmiş yıllık taviz yatırımlarının faili
meçhul sermayeleriyle holdingleşip, azgınlaşan, beyni sarıklı din sömürücülerinin
şeriat hukuku, İslam cumhuriyeti hayallerini Türkiye'nin kaçınılmaz gerçeği ve
geleceği sanıyorsanız, Arap sabunu ile yıkanmış beyinlerinizle bağırın;
"Türkiiye bizimle guurur duyuyorr!"
Oysa dünya, sizi yörüngelerine esir eden,
yalancılığı tescillenmiş bir sahte hacı ile menfaatlerine kilitlenmiş bir
zavallının çok ötesinde, ışıltılı, evrensel anlamlarla dönüyor.
Fırıldakların ve karanlık tacirlerinin körpe
beyinlerinize salgıladığının çok uzağında, bambaşka, aydınlık bir hayat var!
Keşke o yüce kitabı,
Arapça ezberlerin ve safsataların yosunlu
kasvetinden arındırıp, kâinatsal bir gülücükle kavrayabilseydiniz.
Kendinizi bugün yaşadığınız cihad türkülerinin
kan kokan asık yüzlerinden bihaber. güleç sevgi deryalarında, aşk, dokunuş,
hoşgörüyle, derin kavrayışlar içinde tanrıyla bütünleşen ışık ve sevgi
zerrecikleri olarak hissedebilecektiniz.
Bütünün kötülüklerden arınmış bir parçası
olmanın, bütünü duyumsayabilmenin güzelliği...
Tanrısal anlamlarla aranıza, eli sopalı, sahtekârlık
kokan ruhban tayfası ve aracılar sokmadan buluşabilmenin gururu... Bu yazı
elinize geçer mi bilmem.
Çok zayıf bir olasılık ama, tesadüfen bu
satırları şartlanmamış bir anlama çabası ile okuyorsanız; Gözlerinizi kapatın.
Birkaç dakikacık kendinizle kalıp, başınızı
arkaya yaslayın.
Bunca çabalarla ulaşmaya çalıştığınız tanrının bu
görkemli kâinatları içinde, bütün dünyevi kavgalardan arınmış anlamınızı, kim
olduğunuzu, etten, kemikten kimyanızın ötesinde, bu sonsuz boşluklarda (!) niçin
var olduğunuzu, bilinçlenip bir can olduğunuzu düşünün.
Düşünün bakalım, "yaratıcı" dediğimiz,
her şeyin toplamı olan bu yüce gücün, ahlak düşkünü bu komisyonculara
gereksinmesi olabilir mi?
Tanrıyla, kâinatlarla buluşmak, bütünleşmek,
insanın saf yüreğiyle, kirlenmemiş beyniyle, dini öcülerden önce, kendi
vicdanıyla hesaplaşarak, doğum gibi, ölüm gibi, yapayalnız başarabileceği bir
olgu.
Bu evrensel yalnızlığı günde birkaç dakikayla
başlatın.
Dini, dünyevi kavgaların ve çıkarların ötesinde,
gerçek yüceliğinde anlatan öğretmenleriniz de vardır şüphesiz!
Onların ötesindeki gözü dönük fanatiklerin, korku
salıcıların ve hurafecilerin sesleri, tanrının bütün dünya kavgalarının
ötesindeki yüce anlamını işitmeye başlayan kulaklarınızda küçülecek,
küçülecek... Anlamsız fısıltılara dönüşüp yok olacak. O zaman tarifsiz bir
huzurla, aynı ilahi bütünlüğü oluşturduğunuz çiçeklerle, hayvanlarla, taşlarla,
topraklarla ve düşüncesi ne olursa olsun, diğer insanlarla barış içinde
söyleşip -bir gün ürpererek yaşamanızı dilediğim- aydınlık bir sevgi ile
bütünleşeceksiniz.
Yine de tanrıyı seçimlere sokma cüreti gösteren
bu güdük beyinli hata insancıklarının uskurunda gezinecekseniz, sizin için boşa
gidecek bu satırları tarihi bir aydınlanma ile kavrayabileceğiniz meçhul
günlere kadar, hiç okumamış olmanızı dilerim.
Işık ve sevgiyle...
DENİZ FENERLERİ VE GEMİLER
Rum kalıntısı dükkânının bütün raflarını alabora
etti, siyah bir gözlük, şnorkel ve palet bulmak için.
"Bunların hepsi İtalyan, bu sene gelenler
cart yeşil, sarı ve kırmızı. Eski model yerliler var, siyah?"
"Olur," dedim.
Elime tek iğneli bir olta ile balık yemleri
tutuşturdu.
"Suyun altı sakindir," dedi.
"Stres atarsın. Enayi gibi kıyıda bekleme,
gözlüğünü tak, görerek avlan."
Ömer Amca'nın serin izbesinin birkaç adım
ötesinde, gölgede otuzyedi ejderha nefesi. Yeni Foça'nın salkımsöğüt, minyatür
çarşısında kahveler...
Açılmamış gazete balyaları, pide fırını, köy
ekmeği, akşamdan kalma bir çorbacı.
Merhum Hasip Ağa'nın oğlu Turgut... Bilgeliğin en
belirgin çizgisi ellerde.
Kararmış, gergin kırışıklığıyla ihtiyar heyetinin
dalga dalga yükselen mırıltıları geliyor. Kavgalı ve yorgun gülümseyen, ak
sakallı, posbıyıklı bir sürü mavi göz!
Bir elimde paletler, gözlük, şnorkel, diğerinde
olta. Sabah selamlaşmaları...
"Rasgele," diye dalga geçiyorlar. Hâlâ
adını bilmediğim manav dede, yine aynı sevecenlikle; "Artık bu gece bi
rakımızı içersin," diyor.
"Hem sana bir ahtapot yapayım da
parmaklarını ye!" "Saat dokuzda burdayım."
"Dokuz geç! O saatte çoktan havayı tutarım
ben.
Yedibuçuk iyidir."
Gözlerimi kırpıp, uysallıkla başımı sallıyorum.
Fırının yanındaki kahvehane daha hareketli...
"Herkesin dini kendine, herkes kendi
çukurunu dolduracak."
"Artık kimse ta |