| |
Falan Filan
Hepimiz işçiyiz...Ağır işçi... Yirmidört saatlik dev tuğlalar sırtımızda, hergün
bi tane... bi tane daha... bir daha... yetenek harcını karıştırıp malalarımızla
bir daha... bir daha...
Ölümsüz karıncalar gibi, herbirimiz kendi saat kulelerimizi örüyoruz gün be
gün...
Saat kuleleri: Her tuğlası bir gün... Her tuğlası bugün...
Hayat: Hiç bitmeyecek inşaat... İşin komiği, kulemize içerden koyuyoruz tuğlalarımızı...
Yükseldikçe kararıyor duvarların içi...
Ve insanlar o kadar çok duvarla birbirinden ayrılmış ki, daha fazla ayrılmak
için kavga-gürültü gereksiz...
Dost meclislerinde en yakın bildiklerinize bakın şöyle. Ne kadar farklı bir
yazgıyla örmekte kulesini...
Ne kadar farklıyız kendimizce başkalarından... Ne kadar iyi... Ne kadar doğru...
Ne kadar yanlışız... Herkes kendince haklı, başkasınca haksız...
"Ben" diyebilmenin sözde ayrıcalığı konmuş içimize birkez... Oysa bir düşünsek:
Bu sonsuz uzay boşluğunun minnacık bir noktasında ne kadar yüce, ne kadar inanılmaz
bir beraberliğimiz olduğunu... Evrende görkemli bir dengeyle yerini alan, galaksiler,
güneş sistemleri, milyarlarca yıldızlar, arasında dünya en küçük gezegenlerden
biri... Ve biz, adına insan dediğimiz yaratıklar, bu küçücük gezegende ortak
bir nefesle bir yaşam temsil etmekteyiz... Bu inanılmaz mucizeyi sonsuzluğun
sonuna kadar sürdürmek varken, asırlardır başkaları için "ÖLÜM" üretmekte insanlar,
ülkeler...
Hepimiz işçiyiz... Ayrı ayrı ördüğümüz inşaatların işçileri... Durmayacak...
Sonuncu çanını hiç çalmayacak saat kulelerinin karanlığında "Ben" diye çığrışan
seslerimiz karışıyor birbirine... Oysa birgün zamansız bırakıp gidildiğinde
hayat (Ölüm her zaman zamansızdır ölen için) "Ben" demeden yaşayanlar ölümle
daha çok yaşayacaklar...
Öyle bir inşaat ki hayat... Her zaman yarım kalacak olan, devamı yükseldiğimiz
noktadan, bir başka seferde falan filan...
Nisan Şakası
Sabah başımı çıkardım yorgandan... Tek gözle şöyle bir süzdüm odamı...
Faltaşı gibi açıldı gözlerim!... Kara kara bişeyler dökülmüştü her yana... Yatağımın
kenarlarında, masamda, koltuklarda, raflarda, orda-burda... Avizede hatta!...
Açılmış hamurlar gibi siyah birşeyler asılmıştı her yana...
Şaşkınlık... Olursa bu kadar olur!... Fırladım yataktan... Birinin yakınına
gittim... Dokundum ürkekçe.
Evet... "Siyah hamur" gibi bişeydi bunlar... Pırıltılı yılbaşı kartları gibi
birşeyler yazıyordu üzerinde... Yaklaştım... Okudum;
"Hasret..." Ötekini okudum; "Ayrılık..." Ötekini; "Yalnızlık..." Ötekini; "Sevda...",
"Sıkıntı...", "Düşünce..."
Her siyahlığın üzerinde birşeyler yazıyordu... "Gözyaşı..." "İstek..."
Ve bir kutu duruyordu masanın üzerinde yuvarlak, kadife kaplı... Kalın yeşil
fiyonklu bir şapka kutusu... Kocaman... Ve kapağı kaykık öylece durmakta...
İçi boş...
Tek-tek toplamaya başladım yuvarlak siyahlıkları...
Yumuşak... Hamur gibi...
Ve hayret!. Hep kutu kadar çapları...
Hepsini topladım... Kutuya yerleştirdim bir bir...
Kapattım kapağı... Kurdelenin son düğümünü atıyordum...
Kapı açıldı birden...
Rüzgarlı bir güneş girdi içeriye...
Sen geldin...
Gözlerinde anlaşılmaz bir buzul maviliği var...
Senin güneşin bile eritemiyor onları...
Bakma kutuplardan...
Ve şu kutuyu al...
Sana en son hediyem...
Hasretlerimi, ayrılıklarımı, yalnızlıklarımı, sevdalarımı, sıkıntılarımı, düşüncelerimi,
gözyaşlarımı, isteklerimi veriyorum...
Korkma!... İçeri gir...
Al şu hediyeyi...
NİSAN BİİİR!...
Bugün Nisan'ın biri...
Ve korkma...
Şakalar değiştirmiyor gerçekleri...
Dünya Sevgiyle Değişir
Bir sabah günebakanlar teslim olur yerçekimine, yere bakmaya başlarlar... güneş
yerine odana sisli soğuğu dolar şehrin... Bir sigara çekersin müzikli kutudan,
Doktor Jivago karışır İpek yolu'nun müziğine... Dışarda kuşlar vardır... Kargalar,
güvercinler, martılar... Ve uzaklarda kartallar...
Duyarsın seslerini...
Herkes duyamaz...
Sen duyumsarsın...
Hatta uzaklarda - yakınlarda su sesleri duyarsın... Dereler, dalgalar, çağlayanlar...
"Hiç kimse aynı derede iki kez yıkanamaz..."
Eski bir kıratın aynı dereye ön ayaklarını soktuğunu duyumsarsın... Peşinden
de bir sürü ahmak... Eski oklar atılır... Cübbeler, bıyıklar, yeniden dökülür
yollara... Eski hamamda eski taslar... Boğaz akıntısı gibi dolanıp durur, aklanamayan
sularda pislikler...
Dışarısı karışıktır velhasıl...
Günün 06.42'sinde ekranda beklersin sabahın getirdiklerini...
Açarsın pencereni... Ya da bahçeye çıkarsın... Kalmışsa...
Bursa'da uğultulu uzaklar...
Bacalar tüter beyaz-beyaz...
Güneş dört mızrak boyu...
Sabah vardiyası işe gitmekte... topuklarının arkasına basarak...
Kara önlüklerinde buğulu bir umutta öğrenciler...
Kaç kişi uyanık...
Kaç kişi uykulu... Salla-parti...
Kaç kişi ağaç kesiyor düşlerinde...
Tutarsın kendini...
Ya da tutmazsın, bağırırsın;
"HOŞ GELDİN SABAH!..."
"DÜNYAAA!... SEVGİ NERDE!..."
Sen bağırdıkça, sihirli bir değnek uzanır gözlerinden... Dokunur sokaklara,
insanlara... Ve sen bağırdıkça dolar güneş odana...
Böbürlen aydınlattın dünyayı...
Sayende gülüyor insanlar...
Sen istersen doğar güneş...
Sen gülersen güler insanlar...
Ve seversen parlar göz bebekleri...
Hatta komşusunun penceresindeki bezbebekler...
Zaten hayat dediğin ne ki?...
Senin değiştireceğin zahiri görüntüler...
İçerde ağlama!...
Dışarda dünya sevgiyle değişmeyi bekler...
İç Bükey - Dış Bükey
Mercekler gibi insanların da kimi dış bükey, kimi iç bükey... Bakın çevrenize,
dış bükey insanlar vardır... Herşeyin aslını değil, görüntüsünü büyütmeye çalışan
insanlar... Herşey büyüktür yapay bir şapırtıyla gezinen dillerinde... Ve anlamları
gittikçe küçülen sözcükleri büyüdükçe aslında büyüyen göbekleridir yalnızca...
Dış bükey insanlardır... İçleri olmadığından, insanlara verecek küçücük bir
sevgi kırıntısı bile taşımayan... Ve herşeyin yalnızca dışını cilalayan...
Ve iç bükey insanlar vardır... Herşeyi küçültüp, içine, yüreğine dolduran...
Acılar... Sevinçler... Sevgiler... Düşünceler... Sırlar... Herşeyi... Herşeyi
hap gibi yutarlar... Hayat, zaman yetmez küçük kalır dev yürekleri karşısında...
Ve dış bükey insanlar iç bükey insanların yüreklerinin yüceliğini göremediklerinden
büyük sanırlar kendilerini endamlarına bakarak.
Dünyanın ortasına manda pisliği gibi yayılmanın değil, küçücük yerlere olmadık
renkleri serpiştirmenin hüner olduğunu öğrenecek insanlar... Ve bırakacaklar
başkalarının bahçesini kendi yanıltıcı merceklerinde kendi malıymış gibi görmeyi...
Dünya iç bükey insanlarla güzelleşecek anlayacağınız... İçimizdeki görüntülerin
tepetaklak durmadığı gün...
Yirminci Yüzyıl Kumsallarının Yaşlı Mürebbiyeleri
Her özgürlük bir başka özgürlüğün başladığı yerde biter... Başka bir deyişle,
özgürlüklerin sınırlarını diğer özgürlüklerin sınırları belirler ... Böylece
özgürlükler sınır sınır birleşip (veya ayrılıp) bir özgürlük dünyası oluştururlar...
Komşunun müziği benim uyuma özgürlüğümün sınırlarını rendeliyorsa, ben kulaklarımı
tıkamadan komşu kısmalı sesi...
Ama komşum perdelerini kapatmadan soyunup giyinmesini seviyorsa, benim özgürlük
sınırlarımı zorladığı düşünülemez... Yalnızca benim özgürlük haklarımı kullanıp
kullanmamam sorunu doğar...
Gözümü faltaşı gibi açışım, kapayışım, parmaklarımın arasından bakışım, perdemi
ya da lambamı kapatışım benim nasıl bir yapıya sahip olduğumu sergileyiverir
«kişilikler» müzesinde...
Çıplak komşuma bakmak ya da bakmamak için herşeyi yapabilirim... Ama komşuma,
«kapat kardeşim şu perdelerini» diye bağırırsam kendi içimdeki bozuk bir yapıyı
haykırmış olmaz mıyım?.
Nasıl ki, çocuk bahçesinde değil de yirminci yüzyılın bir kumsalında tüm vücudunu
güneşlendirme özgürlüğünü kullanan bir hanımı görmezden gelmek yerine örtünmesini
istemek kendi zayıflığımızı anlatır...
Çağımız Özgürlük çağı... Tüm dünyada önce bireysel sonra toplumsal özgürlükler
doğuyor bir bir... Ve özgürlük küçücük bir çocuk daha... Bu çocuğun en büyük
düşmanları da, çağın gerisinden çağı azarlamaya kalkan yaşlı mürebbiyeler galiba...
İnsanları özgürlükler karşısındaki davranışları anlatır en güzel... Toplumları
da...
Belki de çağdışı mürebbiyeler yüzünden yetişemiyoruz dünyanın ilerleyen adımlarına...
Sırlarımız
Şimdi anlatmak istediğim konuyu aslında ben de tam çözemedim... Ama bir akşam
aklıma takıldı işte...
Düşündüm;
Evrende fiziksel olmayan herşeyin bizim göremediğimiz bir yoğunluğu olsa...
Bir beste mesela... Besteleninceye kadar fiziksel olmayan bir olgudur bestelenmemiş
bir şarkı... Ama şöyle olmaz mı?.. Bugüne dek dünyada bestelenmiş ve bestelenmemiş
bütün eserler, ancak duyarlı insanların duyarlılık derecelerine göre algıladıkları
uzay boşluğunda uçuşan melodiler olamaz mı?..
Bütün besteler yapılmış, uzaya atılmış... Bütün şiirler yazılmış, onlar da uzayda
uçuşuyor... Besteleri uzay sessizliğinde duyup notaya geçirenler besteci...
Şiirleri hissedip yazanlar da şair oluyorlar... Roman konuları... Kitaplar da
uzayda yazılı... Bir ressamın gelecekte yapacağı resmin renkleri de uzayın derinliklerinde
bir yerde...
Hiçbirşeyi biz yaratmıyoruz... Yalnızca bir aynayız.... Uzaya serpiştirilmiş
güzellikleri yansıtan...
Yaşamak bir sanat!
Ve her sanatçı parlaklığına-berraklığına göre yansıtıyor güzellikleri hayatına...
Kimileri tozlu, pek bir şey görünmüyor aynasında...
Kimisinin sırçaları dökülmüş yer yer, derinliğine göremiyor yaşadıklarını...
Kimi şekilleri büyüten bir dev aynası...
Kimi ters...
Kimi dalgalık...
Kimi bulanık...
Kimi kırık...
Kimimiz öyle - Kimimiz böyle... Ama hepimiz bir aynayız...
Güzellikler göremiyor, gösteremiyorsak eğer... Hatayı kendi sırlarımızda aramalıyız...
Köşebaşı
Deniz yoktu ama, paslı saçaklardan şıplayan damlalar, martı şenlikleriyle ağır
vapur düdüklerini düşündürüyordu... Adam birikintiyi atladı yansıyan gölgesine
aldırmadan... Kara bulutlar süründü, güneş bir kibrit çaktı tepelerde... Sonra
söndü, büktü boynunu çöp gibi... Bir ezan yankılandı... Nemli... Nemli pırıltılara
karışan gölgesiyle uzuklaşırken adam, mırıldandı; " Bir köşebaşındayım... Karar
vermeliyim..."
Bir genç kız uyuyordu, gıcırtılı bir pirinç eskisinde... Fişekli gelin telleriyle,
kanatlı atında prensine koşarken rüyalar ülkesinde... Saçaktan kocaman bir damla
düştü bir cadı kazanına, uyandı kız... Mırıldandı; " Bir köşebaşındayım... Karar
vermeliyim..."
Sigara kokusu uğultulara karışıyordu... Çantasını tarttı dişlerini sıkarak...
Etrafına bakındı bir çift göz...
" Sıralara karışmak ya da sıraları karıştırmak... Şu sınav öncesi bir karar
vermeliyim... Sıra adamı mı olacağım?.. Adam sırası mı?.. Bir köşebaşındayım...
Karar vermeliyim..."
Yer hostesinin sesi karıştı uçak motorlarına " Ankara yolcuları için bu son
çağrıdır..."
Damlalar toplandı...
Dağıldı bulutlar...
Dindi yağmur...
Mırıltılar birikti, çığlık oldu; " Bir köşebaşındayız... Karar vermeliyiz..."
Hep Bahara Döner Dünya
Bu sabah erkenden kaldırdım başımı yastıktan, yürüdüm yeşilliklere... Bahar
gelmiş galiba... Nasıl da renklenmiş her yer... Oysa hiç beyazlanmayacak gibiydi
ağaçlar!.. Yeşillenmeyecek sanmıştım toprakları... Hiç dönmeyecek gibiydi börtü-böcek...
Yine ısıtmaya başlamış güneş... Işıltılı bir koşturmaca dört yanımda...
Şöyle bir silkelenmeliyim, atmalıyım uykunun tozlarını üzerimden...
Bahar geldi... Toprak hergün bir çocuk doğurur artık... Ne okullar kurulur baharda
doğaya... Görebilene... Kısacık yağmurlar, uzadıkça uzayan günler neler neler
anlatırlar anlayana, dinleyene...
Bir bahar sabahı kelebeğin biri hüzünle kaldırmış başını topraktan... " Neden
daha çok göremiyorum baharı?.." demiş bir çiçeğin sessizliğine doğru uçarken...
Konmuş çiçeğin aydınlığına bir daha sormuş: " Neden daha çok göremiyorum baharı...
Başka mevsimleri?.." Çevirmiş başını, bakmış kelebeğe çiçek... Konuşamamış...
Düşünmüş... " Ben de... Ben neden göremiyorum başka mevsimleri... Neden işim
bir baharlık?..."
Sarılmış kelebekle çiçek birbirine... Ağlaşmışlar... Bilmeden, bütün mevsimleri
değil, kısacık ömürlerde, bütün mevsimlerde baharı yaşamanın YAŞAMAK olduğunu...
Zaten bütün mevsimler baharı hazırlar insanlara...
Yaz, yeni baharlar için kavurur toprağı...
Sonbahar, yeni baharlara savurur yaprakları...
Kış, yeni baharlar için dondurur, örter üstümüzü...
Ve biz bütün yolların bahara gittiğini bilmeden, geçici kışlarda üzülerek...
Geçici yazlarda sevinerek... Geçici sonbaharlarda ürpererek sürdürürüz yürüyüşümüzü...
Oysa hep bahara doğru döner dünya... Düşünebilene... Sevebilene... OLABİLENE...
Karanlıklarıyla bu güzelim dünyanın baharını karartanlar, bugünlere şöyle bir
baksınlar...
Sevgiye dönebilmek için, körlerin bile göreceği binbir türlü işaret taşır baharlar...
Pişmanlık
Devasa bir gramofon yerleştirmeli dünyanın bir yerine... Ama öyle-böyle değil,
büyüklüğün ötesinde büyük olmalı... Dünyanın her yanından duyulmalı...
Ve savaşlı yılların taş plakları, bugünün savaşçılarına kulakları patlarcasına
anlatmalı savaşın acılarını...
Çalmalı... Çalmalı...
Aslan yürekli Rişar... Timur... Beyazıt... Napolyon... Hitler... Mussolini durmadan
anlatmalı cızırtılı derinliklerden pişmanlıklarını...
Asanlar... Kesenler... Kaçanlar... Dövüşenler... Bölenler... Bölüşenler... Hep...
Hep "PİŞMANIZ" diye bağırmalı... Döndürmeli yanlışlıklardan, savaşlardan sonradan
pişman olacakları...
Ellerinde çekirdekler, gamsız bir bahar sarhoşluğunun sevda bahçelerinde, yaşam
çekirdeğini patlatmalı insanlar... Atomsuz... Barutsuz... Kinsiz... Kansız...
Kendi savaş yağmurlarına, kendi atom mantarlarıyla kara şemsiyeler yapanlar...
VE MAVİ ÖZGÜRLÜĞÜMÜZÜ SAÇMALIKLARIYLA KARALTILARA BULAYANLAR... Savaş idaresiz
bir robot gibi bütün güzellikleri ezip kapılarına dayandığında kara şemsiyelerinin
karabasan olup başlarına geçtiğini anlayacaklar...
Son pişmanlığın fayda etmeyeceği günlere varmadan, AŞK çizgisinde birleşmeli
insanlar...
Çünkü yalnızca "aşk hiçbir zaman pişmanlık duymamaktır.
Ve Dünya Döner
Bu dünyadan karanlık bir mağaradan geçer gibi, el yordamıyla geçip gidenler
vardır... Açık gözlerle göremeyen körler diyebiliriz böylelerine... Onlar zorlaştırdıkları
yaşamın isli tozlarıyla al takke-ver külah yürüyüp giderler... Gözleri boştur...
Donuktur... Kıpışıktır... Gamlı bir baykuş gibi karanlıklara açıktır radarları...
Işıkları göremezler... Umudu, sevgiyi, dostluğu, dürüstlüğü göremezler... Görmek
istemezler...
Kendilerince daha önemli saydıkları işlerle uğraşır dururlar... Yeni yeni bombalar
yaparlar örneğin... Savaşlar çıkarırlar... Futbol maçlarında insanları tekmelerler,
öldürürler... Üç kağıtçılık, kaçakçılık yaparlar... Sakız çiğner gibi yalan
söylerler... Düşünenleri, bilim adamlarını suçlarlar... Din adamlarını, elçileri
vururlar... Ne bileyim... Bir başka ülkenin soydaşlarına zulüm ederler...
Dünyanın ışıklı geleceğe dönmek isteyen tekerleklerini tutmak, geriye çevirmek
isterler...
Vücudunun kalıbından öte bir yer doldurmadan ve kargaşalıklardan başka bişeycikler
vermeden isterler... İsterler...
Şu an kaldırın başınızı ve pencereden dışarı bakın... Belki de içeri!.. Hemen
görüp tanırsınız böyle birilerini... Dünya ölçülerine göre hangi seviyede olurlarsa
olsunlar, gözlerinde insan olamamanın ışıksız ezikliği taa uzaktan seçilir...
Bir de bu dünyayı insanların dünyası yapanlar vardır... Onlar açık gözlü körlerin
göremediği herşeyi görürler... Sevgiyi, dostluğu, insanlığı, barışı görürler...
İsterler... Böyleleri azdır... Pencereden bakınca hemen göremezsiniz belki...
Ama, duyarsınız, hissedersiniz... Uzaklardan tanır... Uzaklardan seversiniz...
Kentten kente koşarak kanserliler için bağış toplayan tek bacaklı genç gibi...
Arabasında bulduğu milyon liranın sahibini arayan taksi şoförü gibi... Gibi...
Gibi...
Uzak sanılan güzelliklerin aslında çok yakında, yüreklerimizde olduğunu haykırırlar
durmadan...
Körler karanlık mağaralarında duymazlar onların sesini... Çıkış anahtarının
böyle insanlarda olduğunu bilmezler...
İyiler, duyulmadıklarına aldırmadan ve kimselerin önüne duvar olmadan pamuktan
bir bulut gibi uçup giderler...
Görmeyenler görenlere...
Görenler görmeyenlere aldırmadan yürüyüp gider...
Oyuna devam eder...
Ve dünya döner...
Döner...
Gölgeler
Kara bir mahzenin küfünden başını kaldırır gibi, doğarken de batarken de şarap
kızıllığındadır güneş... Bir güne "merhaba" ya da "güle güle" derken bulanıktır
şekiller...
Ve güneş tepedeyken uyuz bir kedi gibi oracığa buracığa siniveren gölgeler,
büyümek için nedense güzelliklerin ilk ya da son cılızlığını beklerler...
Yeni doğmuş bir balıkcığı yutmak kolaydır... Yeni bir sanatı, sanatçıyı, soluğu
tekmelemek gibi... Ya da yeni sabahlar için köşesine çekilmişleri unutup, siyahlara
karıştırıvermek gibi...
Gölge insanlar vardır, güçlerin yanında sabah-akşam boyveren... Zaman zaman
aslını aşan boylarıyla, boyundan büyük işlere kalkışın gölge insanlar...
Gölge olduğunu unutup, ışığından kopmaya heveslenen... Yokolan gölgeler. Bilmezler
ki:
"Gölgeyi gerçekler yaratır... Geceyi gölgeler.
Issız Beyle Garip Bir Söyleşi
Büyük gürültülerle geldi... Yanıma çörekleniverdi... Rahatsız
oldum...
Dikti gözlerini üstüme...
İlgilenmedim...
Baktı...
İlgilenmedim...
Baktı...
İlgilenmedim...
İlgilenme...
İlgilen...
İlgi...
İl... "ilhan" dedim "benim adım"... "Ya sizin ki? "Issızlık"
dedi..."Issız bey derler bana..."
Gürültülerle gelişini düşündün. Gülmüş bulundum...
"Gülme" dedi..."Neden?" dedim.
"Benim yanımda gülünmez."
"Ağlayayım mı?" dedim gülerek...
"Gülme... Ağlama." Dedi... "Benim yanımda gülünmez, ağlanmaz...
"Napılır senin yanında?"
"Hiçbirşey" dedi... "Sessizlik isterim ben"...
"Öllüm müsün sen?" dedim...
"Hayır" dedi...
"Hayat mısın?" dedim...
"Hayır" dedi...
"Peki kimsin?" dedim. Kızdı.
"Issızlık dedim ya."
"Beni hayat ya da ölüm yapan insanlardır" dedi...
"Kimi kaderi, kimi evrenselliği bulur bende, herkes bir
şey koparır benden..."
"Peki, tükenmez misin?"
"Eyvah!" dedim. "Amip gibi"... "Mikrop musun?" Ah densizlik!..
Çok kızdı... Fırın kapağı gibi açtı ağzını... İçerde alevler
gördüm... Dili kürek gibiydi... Bağıracak sandım...
"Olabilir" dedi...
"Nerde bulunursun?" dedim.
"Anlamadım" dedi.
"Yani" dedim "Nerde oturursun?"...
"Haa" dedi "Oturmam ben... Çöreklenirim"...
"Nerde?...
"Her yeryde... Kainat ta derler bana"...
"MEÇHUL GERÇEK yani"...
"Evet... İnsanlar beni arar bulamazlar"...
"Bulamazlar mı?" dedim...
İlk kez güldü... Sordu;
"İnsan kendini başka bir yerde bulabilir mi?????"
Prensip
Prens bir kelimedir... Kralın oğluna denir... Genellikle genç olurlar... Öyle
pek önemli bir işleri yoktur... Yine de güzel bir kelimedir prens...
İp te bir kelimedir... Billdiğimiz ip... Genellikle yaptığı iş kötüdür... Ama
ip te güzel bir kelime sayılır... Öyle olmasa işi gücü olmayana "ipsiz" denmezdi...
Her ne kadar ipsizlik, bana bu mavi boşluk altında bir özgürlük gölgesini anımsatıyorsa
da, özgürlük herşeyden güzel bir kelime ise de, ip te yalnızca onu tutanlarca
doğru bir iş yapıyor... (İnsanın kanunu)
Prens güzel... İp güzel...
İki güzel şey birleşince mutlak daha güzel birşey doğar... (Bu da doğanın kanunu)
Prens'le ip birleşince "PRENSİP" doğar... Prensip... Özgürcesine bir insanın
yaşam çizgileri yani... İnançla konulmayıp geri çekilen bir satranç taşına benzemedikçe,
insanın kendine saygısı...
İşine gelmeyenlerden kaçmak için "Prensibim değil" limanına sığınan gündelik
beyinler! Hemen o güzelim prensip kelimesini ikiye böldürüverirler bana...
O zaman da ortaya ipsiz bir prens çıkar ki... İpsiz prenslerin sağı-solu belli
olmaz!.. En iyisi onlarla vuslatı bir başka bahara bıkakmak olur...
Aslında "sağ-sol" da başka kelimelerdir...
Ammaaa!..
Tamam tamam susuyorum...
Ama unutmayın; "Şimdilik" te bi kelimedir...
Karanlık Oda
"En güzel şeyler en kısa süren şeylerdir..." Derler... Kısalığı mı güzelliğinden?..
Güzelliği mi kısalığından?.. Doğası mı böyle güzelliklerin?..
Yoksa biz mi öldürüyoruz tek tek... "Üç günlük
aşk..." "Bir anlık sevişme..." "Bir gecelik rüya..." "Bir tadımlık bal... "Niye
güzellikler minicik-kısacık... Çirkinlikler kocaman, bitmez-tükenmez...Neden
kelebek rengarenk?.. Kaplumbağa taş gibi... Güzellikler dayanıksız... Narin...
Zayıfları yok etmek kolay galiba...
Şark miskinliğinden silkiniip yeni birşeyler üretmek varken, insanlara ışıltılar
vermeğe uğraşanları karalamak, doruklardan çığ çığ yuvarlandıkça, aşağıları
da yükselterek karları eritiveriyor...
Tek tük yükselen doruklar eritildikçe, eski hamamın eski suları eski taşlarla
dökülüp duruyor başımızdan aşağı... Sonra da "BİZ" dediğimiz başkasıymış gibi:
"Biz adam olmayız..." "Böyle gelmiş böyle gider" korosuyla çınlatıyoruz ortalığı...
Halbuki bir öğrenebilsek, güzellikleri yaratmanın da, yaşatmanın da öldürmek
gibi elimizde olduğunu... O zaman, saygılı, gürültüsüz, küfürsüz sokaklar kirlenmeyecek...
Tuvaletler kokmayacak... Umutlu şarkılar karamsarlığa yenilmeyecek... Çağdaş
görüntüler kesilmeyecek... Bitmeyecek... Hiç kimse geri kalmışlığın kararmış
kafesini açmaktan korkmayacak...
Ve negatif film, banyosunu tamamlayıp geleceğin kartlarına basıldığında, yalnızca
güzelliklerden korkup, dışarı çıkamayanlar kalacak karanlık odalarında...
Karışım
Karışıklığı sevmem...
Kimsenin işime karışmasını istemem...
Kimsenin işine karışmam...
Karışımları severim...
Karışıklık başka...
Karışmak başka...
Karışım başka...
(O başka bu başka diye bir şarkıya benzedi)
Neyse... Güzel karışımlar vardır... Yağmurlarla güneşin
karışımı gibi... Gökkuşağı gibi... Yağmurlarla toprağın buluşması gibi... Islak
toprağın kokusunu düşünün...
Vapur düdükleriyle martı çığlıklarının birbirine karışması
güzeldir... Güzeldir... Düşündürür beni... Bazen bizim yapılarımız da doğayla
uyum sağlıyor... Vapur düdükleriyle martı çığlıkları gibi...
Vapur düdükleri...
Tren düdükleri...
Çarpar bir tepeye geri gelir... Bir karışımdır bu... Bizden...
Doğadan... Çocukluğumu karıştırır ne zaman duysam...
"Karıştırma" derim kendime usulca... "Karışıklığı sevmem"...
Bakarım tepelere... Ağaçlara... Beyazlara... Yeşillere...
"Doğa ne güzel kaynaştırıyor herşeyi bünyesinde..."
Arasıra biz de karışıyoruz doğaya yapıtlarımızla... Ama
birbirimizle kaynaşmamız, yaptıklarımızı bağdaştırmamız imkansız gibi...
İnsan-insanla, silah-silahla, Roket-roketle kaynaşınca
karışıklık oluyor...Yankı gibi geri de gelmiyor gidenler...
Gelmez tabii!..
Karışıklık başka.... Karışım başka...
(Yine o şarkı)
O başka bu başka...
Birleşmiş Milletler
Başımda dev bir mum yanıyor... Eriyor... Süzülüyor yanaklarımdan...
Bir sürü bayrakla süslenmiş dev bir mum yanıyor başımda... Sona geldi iplik...
Son kalan bağlar da yanacak, dağılacağız boşluğa...
Başımda dev bir mum yanıyor... Eridikçe gözlerim doluyor...
Üfleyin sönsün mum... Yansın sabahın yıldızları... Yanmadan dünya...
Ama sönmüyor savaşlar... Yanan bir dünya hepimizin başında, doğum günü pastaları
gibi yürüyoruz...
Halbuki sönmüş bir mum düşünün bir doğum günü pastasında... Bir dilim daha kesilmiş
hayattan... İyi ya da kötü yaşanmış... Ama yaşanmış... Bir yıl daha sonsuzluk
yolunda... Kimse kimseninkini almamalı... Herkesin ölümü kendi avucundan...
Ama olmuyor... Göstermelik elele tutuşanlar, ölüm çalmaya, toprak çalmaya çalışıyor
birbirlerinin avucundan...
Birleştikçe ayrılıyor insanlar, ülkeler... Birleşmiş Milletler'e ayrılmış milletler
de denebilir bu yüzden...
Birbirlerine karşı birbirlerini korumak için birleşiyor milletler... Nikahlar
kıyılıyor... Mumlar bitiyor... Tükeniyor davetiyeler...
Gümbürtü
Tasımı tarağımı toplasam, sepetimi koluma alsam... Kapatsam evimi-barkımı...
Gitsem...
Nereye?..
Dünyanın en güzel yeri neresi?.. Londra mı?.. Paris mi?.. Japonya mı?.. Akapulko
mu?.. Gobi çölü mü?.. Kör Agop'un meyhanesi mi?.. Neresi?.. Küflü kara masalı,
yağlı, sallantılı lambalarıyla mor menekşeli bir çay bahçesi mi?
Neresi dünyanın en güzel yeri?.. Nereye gitmeliyim?.. Nereye gideceğim tasımı
tarağımı toplayıp?..
Yerden göğe küpleri dizsem... Sırtımda milyonlarca küplerle, tek-tek koya-koya
yükselsem... Evim barkım çoook uzaklarda kalsa... Gitsem buralardan balık gibi...
Kırsam dertler kavanozunu... Kurtulacak mıyım bulanık sulardan?.. Yoksa nefessiz
mi kalacağım?.. Daha mı çok dönecek başım küplerin üzerinde?..
Ben gitsem herşey burada mı kalacak?.. Yoksa yüreğim ve beynim iki yanımda iki
valiz gibi gelmeyecek mi benimle?..
Ya da yollarda bırakmaya çalışsam dertlerimi... Bir kübün içine gizlesem kokmuş
bir turşu gibi... Çürüse dertler... Çürüse... Çürüse... Çürütse kübü de...
Yerden göğe küp dizseler... En alttakini çekseler... Kırsalar... Çürütseler...
Seyreyle sen gümbürtüyü...
Nail Dede
Siz Nail dedeyi tanımazsınız... Ben de tanımazdım... Geçen gün bir rastlantıda
beraberdik...
Bebek sırtlarında telefon edecek bir yer ararken rastlaştık...
Çocuk şarkıları gibi bir dükkanı var Nail dedenin... Karışık bir yerde... Karışık
bir dükkan... Herkes bulamaz...
Ben aranırken sırıttı kapıdan... Altın dişleri göründü sakallarından... Bulutlarda
güneş gibi...
"Bende telefon var" dedi...
Girdim... Kargaşalık arasında arandım... "İşte orda" dedi... Kırmızı... Minicik...
Şekerlik gibi... Açtım... Ses yok!.. Açtım... Kapattım... Tıktıkladım... Ses
yok... Teline uzandım, elimde kaldı... Oyuncakmış...
Bir soru öncesi bakışı fırlattım...
Gülüyordu...
"Nasıl?" dedi... "Gerçek gibi değil mi?"
"Evet" dedim... "Marifet" anlamında...
"Ben" dedi "Oyuncakçı Nail"... "Nail dede derler bana"... "Ama beni senin baban
tanır... Şimdilerde oğlumu tanıyor herkes..."
"Acelem var... Gerçek telefon yok mu?" dedim...
"Vaaar" dedi... "Kesik..."
"Acelem var" dedim. "Saat kaç?"
"On iki"
"Amaaan geç kaldım!.."
"korma" dedi "Çalışmaz bu saat... Günde iki defa doğru zamanı gösterir... Ben
bakmasam da ... Mezar taşlarındaki parantezin iki kanadı gibi...
Güldü filozofça...
"Çattık" dedim içimden...
"Dede ne saatin var ne telefonun... Hadi bana eyvallah" dedim...
"N'apayım" dedi... ben saate yılda bir kez bakarım...
Durdum... "Neden" Diyerek katıldım bu saçma söyleşiye...
"Çünkü her yıl bir kez oğlum gelir oyuncak alır benden... Çocuklara dağıtır.
Biz yaşlandık artık... Herkes onu tanıyor... "Geçen gün geldi, son oyunçakları
aldı... Bekle birazdan gelecek, para getirecek... Bugün açtırırım telefonu...
Herkes tanır onu... Sende tanırsın...
"Senin oğlun kim?.." Dedim...
Sevecenliği uzaklaştı... Usulca kasıldı... Konuştu;
"Noel baba."
Bir Saatim Olsa
Bir saatim olsa...
Anladık, saat herkesde var... Taşlı, Dijital, su geçirmez, altınlı, pırlantalı
herkesde var...
Ama benimki başka... "Benimki" dedim... Aslında yok benim saatim... Mesela yani!..
olsa...
Akreple, yelkovanla oynadıkça, zaman insanlar herşey ileri-geri gitse... Zaman
makinesi değil ama.. Saat... İyi düşünün... Çok fark var... Ben zamana gitmesem...
Zaman bana gelse... Şöööle otuz yıl geriye gitsem...
Ama şimdiki yaşımda veya en az yirmibeş yaşında... Daha küçük veya daha büyük
değil...
Çok şey mi istiyorum?..
İmkansız var mı?..
İstiyorum kardeşim!
Hem başta "Mesela yani" dedik ya!
Neyse... Şöyle otuz sene geri gitsem... Giysem gömleğimi, kollarını bozmadan...
Potinler ayağımda... Pırıl pırıl briyantinlesem saçlarımı... Özenle... Alsam
elime altın saplı bastonumu... Köstek... Yelek... İşte size İrem'i-zade İlhan
bey... Dededen ve gönülden zengin...
Şöyle dikilsem boğazın bir yerinde...
Başımda bulutlar...
Ayağımda köpükler...
Uçuşan martılar...
Gönülden zenginim!.. Cebimde beş kuruş... Neye yeter?..
Geç oldu... Saate bakmalı...
"Beş" mi?..
Olamaz, hava kararıyor... Bu yaz akşamında saat beş olamaz...
Geri kalmış olmalı...
İleri almalı...
Şöyle otuz yıl kadar...
Aynı bulutlar...
Aynı köpükler...
Martıların torunlarının torunları... Ama aynı martılar!..
Saat yine beş...
Yaşım yirmibeş...
Cepte beşbin lira...
Neye yeter?..
Çocukluk Üzerine
Çocukluğunu ışıltılı bayram fişekleri gibi eritenlerin bir tesellisi vardır:
"Her çağ kendine göre güzeldir" zamanların dev saati geriye doğru çalışmadığına
göre, bu sözü küçük bir değişime uğratmak daha doğru olacaktır kanımca; "Her
çağ kendine göre güzel olmak zorundadır..."
Önce her an... Sonra her gün... Daha sonra her çağ güzel olmalı... Olmalı ki,
geçmişin ateşiyle yanan mumlar değil, geleceğin zorluklarını yakıp kavuran güneşler
olarak sürdürelim yaşantımızı... Evet... İnsan bugünlerin düğümlerini çöze çöze
hep ileri... Hep ileri yürümeli... Ama bazen olmuyor... Olamıyor... Buruk bir
tebessümle siniveriyoruz bir köşeciğe... Niye tarttığı tam olarak anlaşılmadan
eskiyiveren bir terazinin ortasında buluyoruz kendimizi... O zaman çocukluk
yavaşca şekilleniyor kefelerin birinde...
23 Nisan'da böyle günlerden birisi... Bugün, çocukluğuma kadar uzanan gizemli
bir zaman yolculuğunun sislerinde gülüşüyor herşey...
Dört-beş yaşlarımın minicik melodikası...
Gökdere'nin deli suları... Tomenyeri... Kuş avları...
Bursa'nın buğulu... Önlüklü sabahları...
İlk okulum... İlk aşkın büyülü karmaşası...
"Sonlar"dan habersiz, sorumsuz bir dünyanın, diz boyu "ilk"lerde adımıdır çocukluk...
"İlk"leri insanlığın da "ilk"leri olan dahiler, sanatçılar belki de bu nedenle
koca bebekliği sürdürürler sonuna kadar...
Kimi insan yaşayamadığı için, kimi insan dolu dolu yaşadığı için arar çocukluğunu...
Ben rahat, mutlu, özgür bir çocuktum... Huzur ve inançla geleceği eşeleyen adımlarım
sıklaşsa da, çocukluğum arasıra rengarenk balonlar gibi yeniden uçuşur gözlerimden
göklere...
Neyse... Her çağ kendine göre güzeldir!.. Mevsimler gibi!.. Şimdiki çağım da
güzel... Ama çocukluğum apayrı...
Son birşey; okul önlükleri siyah değil beyaz olmalı... Beyaz mutluluğu daha
iyi anlatır çünkü... Bir de hemen kararmasa...
Köprü
Yaşamda bir köprüdür, ölüm de... Bir yerlere doğru gidiyoruz... Ölümün sırları
çözüldüğünde yeni bir köprüye varacağız. Ölüm yaşanacak... Ölümden sonrası yeni
bir sır olacak... Yeni bir yaşam ya da yeni ber ölüm...
Aslında, sırlı köprülerden gelip, sırlı köprülere gidiyoruz... Ve ancak, bugün
üzerinde yaşadığımız "dünya köprüsü"nü biliyoruz, anlayabiliyoruz...
Daracık bir düşünceyle, mezartaşımızdaki parantezde yer alan iki tarih arasına
sıkıştırıvermişiz herşeyi... Neden parantezin solunda yer alan doğum tarihimiz
bir başka alemdeki ölüm tarihimiz olmasın?.. Ya da bu dünyadaki ölüm tarihimiz
bir başka köprüye... Bir başka yaşama ilk adım attığımız tarih olamaz mı?..
Bence insan gitgide kusursuzlaşan ruh ve madde yapısıyla sonsuza doğru uzanan
köprülerden geçiyor...
Ve birgün bütün köprülerin ötesine vardığımız da, dünyadaki erdemsizliklerle
nasıl boşuna zaman kaybettiğimizi hayal-meyal anımsayıp gülümseyeceğiz...
Belki de bazılarının söylediği gibi hiçbir yere varmayacak bu köprüler... Ama
ölüm ötesini düşünmek yok olmanın çaresizliğini yendiği için bile güzel... Düşünmeye
değer...
Gençlik Yılı
Gencecik beyinleri hamur mayası gibi yoğuran yaşlı ve tilki beyinler unutuldu
da, hep genç beyinler suçlandı son yıllarda... Hep suçlandı gençler... Neredeyse
eşleşti genç olmakla suçlu olmanın anlamları... Ata'nın "Cumhuriyet sizden,
düşünceleri özgür, vicdanı özgür, kültürlü özgür kuşaklar ister" sözü unutulup
gitti... Hep yaşlı beyinlerin çizdiği doğrultuda kıskaca alındı gençler... Dünyayı
saran kıskaçların sorumluları onlarmış gibi...
Kuş yuvada gördüğünü işler... Çocuk evde yaşadığını... Ve dünya gençliği en
zor dönemini yaşıyor son yıllarda... Önden yürüyen yaşlı kuşağın bıraktığı dünya
savaşlarının uzantılarını temizlemeye, güzellikler üretmeğe çalışarak ilerliyor
gençlik... Ama dünyanın başındaki büyükler her zaman olduğu gibi oynatıyorlar
gençleri... Köhne maceralarının figüranları olarak...
Kuş yuvada gördüğünü işler... Ama dünya gençliği pislik görüyor, güzellik işlemeğe
çalışıyor... Özgür beyinlerle güzellikler içinde özgür bir dünya yaratmak istiyorlar...
Ama sanki hiç çocuk olmamış, genç olmamış büyükler, küçüklerinde oynayamadıkları
savaş oyunlarını oynuyorlar... Savaşa gönderdikleri gençler kurşun askermiş
gibi...
Gençleri kendilerine ya da hiçbirşeye benzetemeyenler üzülmesin... Şimdilik
dünyada herşey ters gittiğine göre, eskilere ters gelenler doğrudur belki de...
Bu yıl gençlik yılı... Dünyadaki bütün gençlerden oluşan bir koro için şöyle
bir şarkı bestelemek isterdim;
Özgür ve çağdaş
Bir dünya kuracak gençler...
Kendi gençliklerinde kuramadıkları için
Çağın gerisindekiler,
Beceriksizliklerinden utansınlar
Ve gölge etmesinler yeter...
Yağmur Sonrası
Bir yağmur sonrası sokağında, yağmur sonrası kuşlarının senfonisinde yürüyorum...
Salıvermişim düşüncemin dizginlerini... Tarihi bir film gibi, ibretli bir komedinin
bulanıklığında hızlı hızlı geçiyor düşünceler...
Yağmur sonrası niye ağırlışır görüntüler?.. Gerçekten ağır-çekime mi geçer sokaklarda
yaşam?.. Yoksa yağmur telaşının sonrasında bana mı öyle geliyor?.. Yağmur sonrası
kuşları niçin daha gürültücü?..
İzmir'in palmiyeleri bir jenerik gibi geçiyor başımdan ağır ağır... Ve kuşlar...
Cıvıl cıvıl... Hüzün mü?.. Sevinç mi?.. Bitiş mi?.. Başlangıç mı?.. Ne anlatıyorsunuz?..
Ne düşünüyorum?.. Dizginsiz...
Yağmur sonrası herşey düşünceler gibi... Elle tutulmuyor... Anlatmak zor bu
huzurlu keşmekeşi...
Yağmur sonrası toprak niye güzel kokar?.. Şu geçen fayton benden bişey götürüyor...
Ne?.. Deniz insanları neden daha güleç yüzlü?.. Toprak kokusuyla kokoreç kokusu
karıştı... Ne güzel!... Kırk yıl düşünsem gelmezdi aklıma... "Ver bi tane..."
Yağmur sonrası deniz niye çarşaf gibi?.. Niçin ısınır hava?..
"Teyze kapa şemsiyeni yağmur bitti..."
Hüzünler yani...
Baharda beyaz beyaz bişeyler uçuşur... Adını bilmem... Öğrenmeliyim... Herşeyi
bilmezsem yazar olamam ki...
Herşeyi biliyorum!.. Hiçbirşey bilmiyorum yani... Ne ki, bir sevgi ürpertisiyle
diken diken tüylerim... Adını bildiklerim... Bilmediklerim... Hepinizi çok seviyorum...
Çağdaş Türk Müziğinin Gerçek Efsanesi
Mavi boyalı, çift pervaneli hantal teyyare, yükseklerde, başımızın üstünde hızla
dönüyordu... Kanatlarında dökülmüş kırmızı boyalarla bi şeyler yazıyordu, "Türk
müzik dünyası..."
Türk Hava Yolları'ndan bile bakımsız uçağıyla gecikmiş seferinde...
İçeri şöyle bi göz atalım...
En ön koltuklarda Türk sanat müziği sanatçıları, pilota en yakın, boşluğa nazır,
torpilli koltuklar var ya... Orda işte... Hemen arka sıra türkücü ve arabeskçilerin...
Ortalarda bir yerde bir-kaç piyanist şantör kanat gıcırtılarına ıslık çalıyorlar...
Bunların arasına Türk hafif sanat müziği söyleyenler sıkışmış... Sıkışamıyacak
kadar şişman! olanlar daha önde.... Arkalarda bir yerlerde "fabrikasyon Türk
hafif müziği aranjmancıları" var... Hani şu ordan-burdan ve de uyduruktan şarkıları
söyleyenler... Bunların arasında tek bir boşluk koltuk var... Süperstar işini
uydurmuş, en önde pilotlarla uçuyor...
Daha da arkalarda yoldan dönenler var... Her devrin şarkıcısı olmanın yöntemini
yanlış bilip, geçici rüzgarlara sürüklenenler yani... Bir pop... Bir arabesk...
Tekrar pop... Çok sesli Türk müziği falan-filan... davadan döneni kimse vurmamış
ama halk arka sıralara oturtmuş onları... Ancaaak, onlar kör uçuşta olduklarından
görmüyorlar... Önde olduklarını sanıyorlar...
Bir de bu uçakta yerleri olmadığı halde ortalarda, koltuk aralarında gezinen,
vücudlarını oraya-buraya sürten bağyan şarkıcılar var...
Ve halkın yüreğinde en önde, uçakta en arkada oturanlar var... Bu kirli hava
içinde özgün, saygın ve kalıcı müzik yapmaya çalışan birkaç SANATÇI...
Haa! Uçuş ekibini saymayı unuttum...
Kaptan pilot televizyon...
İkinci kaptan radyo...
Hostesleriniz, basın, plakçı, konserci, gazinocu...
Bi de yer hostesları var... Kasetçiler, organizatörler, kap-kaççılar, korsanlar
falan... Korsan diyorsam, yerlilere diş kirası kadarcık telif hakkı, yabancılara
da ismail Hakkı ödeyen T.R.T. korsanların en başta geleni...
Bagaj bölümünde donmadan uçmaya çalışan rock gruplarını da sayarsak ekip tamamdır...
Birden pilot kabininde uçuş kulesinin uyarısı yankılandı... "Dikkat! Dikkat!..
Kayalıklara doğru yaklaşıyorsunuz... Bulutlardan çıkın!.. Yükselin! Yükselin!.."
Herkes duydu... Mikrofon açıktı...
Ve müthiş bir panik başladı...
- Düşeceğiz!..
- Mahvolduk!..
- Aman!..
- İmdat!..
İşin komiği, pilotlar doğru ve mutlu bir rotada gitmenin rehavetinde, herşeyden
habersiz... Hostesler bu canhıraş feryatları dinlemekle, beğenmekle, göklere
çıkarmakla meşgul...
Halbuki gidiş kayalıklara... Ve herşeye rağmen bağırmayan... Susan -şimdilik
susan- birileri de var uçakta... "En arkada oturanlar..."
Derken bu en arkada oturanlardan birileri kalktı ayağa...
"Arkadaşlar" dediler "Bu gidiş gidiş değil... Atlayacağız..."
Birisi kaftanlı, uzun saçlı, aynalı kemerli... Tanırsınız... Diğeri kara-kuru
serçe gibi bir şey... "Ben de bu uçakta kalamam..." dedi... "Boşluklara atlayacağım..."
Birisi anlaşılmayan karışık şeyler mırıldanıyorydu... "Yöresel-evrensel... Uzay
müziği... Kalıcılık..." Falan-filan... Üstüne üstlük, onun kulağına, pilotların
da kafasına takılan küpesi vardı... O da atlamaya karar verdi...
Üç ihtiyar delikanlı elele "Peki peki anladık" dediler, geldiler kapının önüne...
Biri "Bedava yaşıyoruz" dedi... Öteki "Leylim-ley..." Çıkış kapısının önü kalabalıklaşıyordu...
Derken bir arabeskçi kalktı ayağa, "haklısınız çocuklar" dedi, ne böyle müzik
olur... Ne böyle uçak... Birleşelim atalım kendimizi boşluğa... Boşluk dediğimiz
bu teyyareden daha dolu... Batsın bu dünya!..
Şişman bir Türk müziği sanatçısı, "Türk müziği böyle müzelik oluyor, çokseslendirmeli"
dedi... Çokseslendirmeli ama, bunu da geçici bir moda sanan sinekler üşüştü
başımıza... Ben de atlayacağım... Ordan büyükçe bir paraşüt verin... Bir türkücü,
"Sarışınsın" "masmavi" diye diye farkında olmadan yaklaştı kapıya...
Hosteslerden bazıları bu sanatçıların yanına geldiler... Bagajdaki rockçılar
ve özgün müzik yapan genç gruplar da bir yolunu bulup geldiler çıkış kapısına...
Ve birden hepsi atladılar boşluğa... Elele kenetlenip daire oldular...
Teyyarede kalan diğerleri ve süperstar deterjan reklamındaki gibi bakıyorlardı
onlara...
Teyyare göremeyenlerle kayalıklara doğru gidiyordu...
Boşluğa atlayanların bıraktıkları dumanlarda "Çağdaş Türk müziği" yazdı... Onlar
yere hiç inmedi... Ve o yazı kaldı...
Uçağın çakıldığı o tepeye şimdi "Çağdaş Türk müziği tepesi" deniliyor... Ve
o gün - bugündür yoz müzik yapanlara tırmanıp - inme cezası veriliyor.
Saygı Üstüne
Saygı elle tutulmaz...
Gözle görülmez...
Saygı kendini doğurur...
Zorla olmaz... Korkuyla olmaz...
Saygıyla kaygıyı birbiriyle karıştırmamak lazım...
İkisi birbirine zıt kelimelerdir... Bir arada bulunmazlar...
Kaygının olduğu yerde saygı olmaz...
Hele kişinin kendi saygınlığı konusunda kaygısı varsa...
Hiç göremez aradığı saygıyı...
Etraflarında zoraki bir saygı çemberi yaratmak isteyenlerin
bu konuda kaygılı oldukları kesindir...
Bilmezler ki:
Saygıyı kişinin kendisi yaratır... Düşünceleriyle... Bu
düşüncelerle çelişmeyen yaşam biçimi ile...
Dantel gibi, güzelliklerle örülü bir yaşamı varsa insanın...
Meclisteki yerinin yüceliğini bilir ve saygı hafiyesi gibi bakınmaz dört yana...
Çocuğuyla, kapıcısıyla, bekçisiyle, sütçüsüyle herkesle
arkadaş olur...
Dürüst ve eksiksiz bir yaşam sürdüğünün bilincinde olanlar
sıcacık bakarlar hayata...
Kendilerine gösterilecek
saygıdan en küçük bir kuşkuları olmadığını bilirler...
Sevilecek - sevilmeyecek ne varsa hepsini severler... Saygı
duyulacaklara da saygı duyarlar...
Ama kendisi saygın değilse kişinin... Kendinde olmayan
birşeyi başkasına nasıl versin?...
Asrın Maçı
Demir Leydi zırhlarını kuşanır, gider Falkland adasını alır... General Galtieri
sürer neferlerini... Kapışırlar...
Reagen öyle bir çomak sokar ki Orta-Doğu'ya, kimse çıkaramaz...
Begin asar... Begin keser, öldürür...
Öteden Humeyni... İran'da Irakta hergün Kurban Bayramı....
Ve Rusya Afganistan'da... Ve Rusya Polonya'da... Orda-Burda...
Bunları görenler... Düşünenler, yazıp çiziyor... Şarkılar söylüyor... Barış
şarkıları... Sevda şarkıları...
Gençler dinliyor... Gönlü yaşlılar dinlemiyor... Yüksek sosyete dumanlı solonlarda
havyara, saza takılıyor... Eğleniyor...
Ve de açlar Afrika'da... Manzara bu...
Sonra beklenmedik bir şey oldu...
Dünyaya yön verdiklerini sananların -kılık kıyafetlerine dönüp bakmadan öte-
ciddiye almadıkları sanatçı takımı üç kıtada stadyuma çıktılar ve Afrika'lı
açlar için gösteri yaptılar...
Kulaklarında küpeleri, uçuşan saçları, giysileriyle değişiktiler...
"Biz dünyayı savaşlara, kötü günlere taşıyan kurt yaşlıların takımından... O
bir örnek insanlardan değiliz" der gibiydiler.
Çaldılar... Söylediler...
Milyarlar topladılar... Açlık manzaralarını, güzelliklere çevirmek için...
O sırada... Onlar çalıp, söylerken milyarlarca savaş ölüsü uyanıp gülümsüyor
gibiydi Pershing'lere, Cruise'lara... Mermilere... Toplara... Uçaklara... Düşmanlıklara...
Ve çıkarları için hiç yoktan düşmanlıklar yaratanlara... Düşünmeden yaşayanlara...
Üstüne üstlük düşünenleri düşünmeden... Sanatçıları, güzel şeyler söyleyenleri
ciddiye almadan yaşayan bir örnek insanlara gülüyorlardı sahneden...
Ve onlar çalarken...
Masalarda savaş ve şişkinlik hesapları yapanlar... Yiyip içip, eğleniyorlardı
Afrika'da ölen açlara aldırmadan...
Bu konserlerden 26 milyar yardım toplanmış...
Küpeli, saçlı, sakallı deyip geçilenler, mangalda kül bırakmayanları 26-0 yendiler
stadyumlarda...
Karışık Bir Yazı
Sabahları bir cereyan dürtmesiyle sıçrıyoruz yataktan ....
Fişlerimiz takılıyor... Isınıyor kaslarımız... Ve robotlar gibi dökülüyoruz
yollara... Ve uykulardan arındıkça daha iyi düşünmeye başlıyor beynimiz...
"Bugün o işi bir bilene danışmalıyım..."
"Yarım kilo et... Kuşbaşı tarafından..."
"Çocuklara çikolata..."
"Aylık... Kira..."
"Bugün patrona çıkışmalıyım..."
"Nasıl söylemeli acaba?.."
"Hanıma yazlık lazım.."
"Torunun bisikleti.."
"Öff!.. Ne demeli?.."
"Oğlum iki kahve getir... Telveli.."
"Kahve, çay, deterjan... Yeşil ışıklısından..."
"Memet usta bu başlık olmamış, değiştirmeli..."
"Beyefendi, bu dişler çürümüş... Çekmek lazım... Yenilerini
yaparız..."
"Doktooor!.. Ekmek lazım..."
"Kadevesi içinde size doksandokuzbin liraya olur efendim..."
"Efendim?..
"Efendim, malzeme çok pahalı... Herşey dışardan geliyor..."
"Yeni Mersedes'leri gördün mü?.. Ne biçim ama?.."
"Aslında ucuz abi... Heryer araba doldu yaa!.."
"Beyler, paraları bozuk rica edeyim..."
"Evladım... Sağlam para mı kaldı zaten?.. Hep bozulduk..."
"Dışarda saygınlığımız çok arttı mirim..."
"Avrupa'da herkes bizden sözediyor..."
"Aferin bize be..."
"Bugüne nasıl geldik?.."
"Di-day di-day day..."
"Ekonomimiz düzelince bize puan vermeye de başladılar...."
"Yaa! Oniki puan!"
"Arttırmışlar mı? Arttırmışlar mı?.."
"Neyi?.."
"Ben sağda müsait bi yerde ineyim..."
Nanik
Konuşmacı yerinden kalktı... Çatılmış kaşlarıyla etrafı süzdü... Herkes kızgındı...
Çok kızgın... Kendini tutamadı güldü... Gülmekten çok (pıh!) diye bi sesti bu...
Ayağına bi tekme yedi, hemen yine ciddileşti... Sahte ciddiyetini yüzüne sıkıştırdı,
kürsüye doğru yürüdü...
Yürürken düşünüyordu...
«Ne işim var benim bu dumanlar... Bu kızgın adamlar arasında?.. Şöyle bi tatilde
olsam şimdi... Masmavi bir deniz... Tatlı bir imbat... Çiçek kokularıyla havalanmış
balkonumda, otuzbeş derece sıcakta, kırk beş derece rakımı yuvarlasam çipura
yiyerek...
Sonra arasıra tekneye binsem... Nefis bir mavi yolculuğa çıksam... Ankara'dan,
İstanbul'dan, Bursa'dan, sisten, dumandan, kazılmış yollardan yağmurdan, çamurdan
arınsa herşey...
Masmavi bir körfezde ışıldayan sulara bırakıversem kendimi...
Bağırsam yüzerken:
«YAŞAMAK...» «YAŞAMAK!...» İŞTE BU....
Sesim yankılansa... Eteklerinde suların çırpındığı kayalıklara çarpıp dönse
geriye... (Bu kürsü de ne uzak bugün....)
Sonra... Sonraaa... Sulardan daha berrak gökyüzüne bakıp ve de kıblemi Ankara
yapıp bir «nanik» yapsam...»
Konuşmacı kürsüye vardı... Biraz önce ayağa kalkarken çatılan kaşları düşündükçe
düştü aşağıya... Mikrofonu düzeltti... Öksürdü iki kez...
Basın, muhalefet herkes kızgın bakışlarla birşeyler söylemesini bekliyordu...
İlk ve tek cümlesini söyledi;
- «Arkadaşlar... yaptığımız incelemeler sonucu Gökova'ya termik santral yapılmasında
bir sakınca yoktur... »
Sonra kendine sinirle bakanlara sırıttı... Sağ elinin başparmağını burnuna dayadı...
Gözlerini şaşılaştırıp «nanik» yapmaya başladı herkes...
Ortalık birbirine karıştı... Kargaşalıkta son kez gördüğüm de o hala şaşı gözlerle
nanik yapıyordu... İçi başka-dışı başka söyleyenler.
Pat...la...ya...cak...
Öyle kalın çizgilerle geçiyoruz ki tarihten... Bu. kalınlığı anlamak için çok
ince olmak lazım...
Kaç tane kahraman var tarihimizde?.. Kaç kahraman yetişiyor?... Kaç kişi yetişecek
gelecekte?..
Kimse farkında değil ama Türkiye kalın çizgilerle gelişmekte...
Eskiden böyle miydi Anadolu?.. Böyle aralamış mıydı pervazlarını yeniliklere?..
Videolarla, dizilerle çağdaşlık yavaşca süzülüyor en ücra köşelere... Türkiye,
tarihinin en güzel kabuk atma döneminde... Ve yalnızca birkaç kişi bunun bilincinde...
Başka hiç kimse bilmiyor...
Türkiye artık uydurukçuların peşinden gitmek istemiyor... Bu gerçeği ıskalayan
boş laf konuşmacıları, yandaşlarının gitgide azaldığına şaşırarak sürdürüyorlar
vatan-millet-sakarya edebiyatıyla süsledikleri konuşmalarını. Oysa dünyada çoktan...
Türkiye'de yeni yeni göz boyama devri bitti... Gerçekler devri başladı... Ve
Anadolu'nun nasıl bir çağdaşlık uyanışı içinde olduğunu bilmiyor kimse...
Birileri bilse...
O zaman mesela, yoz ve arsız müzik bitiverirdi şıp diye...
Mesela, sürpriz bir sonla bitmektense, bilinen sona binbir sürprizle varan Türk
filmleri bitiverirdi şıp diye...
Mesela, uydurukçular gerçekleri söylemeye başlardı... Yalan biterdi şıp diye...
Mesela kadınları erkeklerle eşit saymamakta ısrar etmezdi kimse...
Belki de sözlüklerden çıkardı «Yerse» kelimesi...
Kimse kimseye birşey yedirmeye kalkmazdı... Herkes işinde gücünde insanca geçinmekte...
Kimse kimseye kazık atmaya uğraşmadan yalnızca doğruları anlatırdı dinleyenlere...
O zaman gazete başlıklarını okumak kimbilir ne zevkli olurdu;
«Vallahi kardeşim... Ben de anlamadım nasıl oldu ama, başaramadık işte... Eh
kısmet! belki bir başka sefere...»
«Kiralık ev... Oturulamayacak kadar rutubetli, küflü, izbe evimizi enflasyon
sayesinde yetmişbeşbin kağıda kiraya veriyoruz... Aslında evi kimseye tavsiye
etmeyiz ama bize de para lazım kardeşim...»
«Biliyorum, aslında Türkiye'den Yunanistan'a gelebilecek herhangi bir tehdit
yok... Ama böyle dediğimde ya bi daa seçilmezsem...»
«Helal olsun size canım dinleyicilerim... «Süperstar» falan ayaklarına az paranızı
yemedim...»
«Vatanınızı hiç sevmedim... Bi kere tuvaletler kokuyor... Sonra erkekleriniz
çok saygısız... Kapalıçarşıda gezerken morardı her yerim... Bu Türkiye'de ilk
ve son tatilim...»
- Turist velinimettir değerini bilin...
- Patlayacağı yok bu meretin...
- Patlar... Patlar tetiği çekin...
- Patlar... Çek... Dur... Bana doğru değil...
PATLAYACAK...
PATLA...
PAT...
Zamanlama
Adam yamulmuş tütün kutusunu açtı, bir sigara sardı... Teybini açtı sonra...
Bangır bangır...
Bir kadın konuşuyordu;
Aşktan... Hayattan... Bayramdan... Ayrılıktan... Kavuşmaktan... Ondan... Bundan...
Bir kadın konuşuyordu...
Adam dinliyor, içiyordu...
Ve o kadın... Teypten çoook uzakta, gecenin bir başka yerinde yürüyordu... Yakaları
kalkık... Uçuşan saçları ıslanmış... Yürüyordu... Adama doğru...
Ve adam düşünüyordu;
Aşkı... Ayrılığı... Kavuşmayı...
Ve kadın yürüyordu... Düşünerek;
Aşkı... Ayrılığı... Kavuşmayı...
"Ne çok zaman geçti" dedi adam...
"Ne çok zaman geçti" dedi kadın...
"Acaba evde mi?.." Dedi adam... "Ararsam mı?.."
"Acaba evde mi?.." Dedi kadın... Hızlanarak...
Bir duman çekti adam...
Teypte birşeyler söyledi... Güldü kadın...
Adam da güldü... "Gülüşü hala böyle çağlayanlar gibi mi?.." dedi...
Sesi biraz daha açtı adam...
Biraz daha yaklaştı kadın... Birkaç adım daha ...
"Şimdi kapım çal sa... Geliver se" dedi adam...
Güldü kadın...
Güldü adam...
Gülüştüler...
Gülüşmeler duyuldu...
Zile uzanan parmakları kapandı kadının... Vazgeçti...
"Ne kadar zaman geçti?.." dedi adam...
"Geç kaldım..." diyebildi kadın...
"Geç kaldım... Mutluluğu bulmuş özlediğim..."
Ve arkasında gülüşler... Önünde zaman... Yavaşça uzaklaştı kapıdan...
Kırık Bir Evlilik Hikayesi
Uzaklardan sarhoş kahkahaları geliyordu... Ve horoz...
Gün ağarıyor... Ve köpekler...
- Bu ne gürültü?...
- Bir şey yok!.. Kediler çöp tenekelerini devirmiştir...
Uyumana bak...
- Uyuyamam... Gün ağarıyor... Bak, güneşin mızrakları vurmaya
başladı Uludağ'a...
- Canım bana ne?.. Uykum var...
- N'olur kalk, beraber seyredelim...
- Üff!.. Beni rahat bırak...
- «Allahım... Kuşlar... Horozlar... Yaşamak ne güzel!..»
- Susar mısın?.. Uyumak istiyorum...
- Hatırlar mısın?.. Beş sene önce... Seviştikten sonra
her sabah güneşi doğururduk yatağımıza...
- ............ (Sessizlik)
- Hani bir yılbaşı sabahımız vardı... Karların üstünde
uyuyakalmıştık sarmaş-dolaş...
- ............ (Sessizlik)
- Ben terasa çıkıyorum...
- Saçmalama... Hava buz gibi...
- Buz gibi olan yatak aslında... Kalkıyorum ben...
- Nereye?..
- Beste yapmaya...
- Allahım! Sende herkes gibi doğru dürüst yaşayamaz mısın?..
- Herkes doğru ve dürüst mü yaşıyor sence?..
- N'olmuş!.. Herkesin uyku saati... Yemek saati belli...
Ne güzel...
- Ama sen beni «delim» diye severdin...
- O eskidendi... Evlendik anlıyor musun?.. Evlendik...
Bir düzene gir artık...
- Evlenince düzene girmek mi lazım?.. Vay canına!.. Ben
gerçekten deliymişim...
- Sen insanı çıldırtırsın...
- Ne güzel... Birbirimizi çıldırtıyoruz... Çılgınlar gibi
evliyiz...
- N'olur kes artık!.. Şimdi ağlayacağım... Ne gündüzün
belli ne de gecen... Keşke babamı dinleyip mütayit Rıza beyin oğluyla evlenseydim...
- Evet... Ne güzel!.. Mütayit Rıza beyin oğlu güneş doğarken
horul-horul uyurdu...
- Horul-horul uyurdu... Harıl-harıl da çalışırdı... Sen
n'apıyorsun?... Bi tutturmuşsun sanat, sanat... Sanat karın doyurmuyor ama...
- «Sanatın doyuracağı bir yer var ama o sende yok...»
- Seni anlamıyorum... Anladın mı?.. AN-LA-MI-YO-RUM...
- Hayır anlamadım... Ne güzel... Ben de seni anlamıyorum...
«Evet hakim bey... ANLAŞAMIYORUZ...»
Şiirce Yazı
Mavi kırlentlerde siyah ayçiçeği desenleri vardı... Ağır çini soba homurdanmadan
yanıyordu... Mağrur... Karşı blokların camsız... Boyasız... Şekilsiz betonuna
kış güneşi doluşmuştu...
İçerden bakınca dışarısı yaz gibiydi... Ve buğulu bir bardakta parmak izleriydi
gökyüzünde bulutlar...
Belki de düşümün görüntüsüydü herşey... İzler de, buğular da penceredeydi...
Yine de bir gerçek var;
Sarı ve siyahtan oluşan bir gece yaklaşıyor... Bir gece ağır savaş postallarıyla
geçecek üstümüzden... Tank paletleri ekvatorunu tamamlıyor dünyanın... Karabiber
gibi bir gece ile hapşuracak insanlar... Ve "çok yaşa" demeye gücü yetmeyecek
kimselerin...
Ahmakça savaşı sürerken kardeşlerin...
Ömür uzatmaya çalışıyor üç-beş beyin...
Hay ben içine... Böylesi çelişkinin...
Suyun İkinci Yüzü
«Su bize hayat verir...»
«Dün yine kesildi, kırıldık...»
«Su gibi ömrün uzun olsun...»
«Akan su kir tutmaz...»
«Sayım suyum yok!..»
«Sular gibi berrak olmalı insan...»
«Sevgisiz insan susuz ağaca benzer...»
YETER!.. Anladık!..
Su hayat... Su güzel... Su berrak...
Suya kötü bişeyler yazamazmıyım?..
Keşke içmesek... İstemesek... Doğada kalsa...
Ey su!.. Sıkı dur!.. Sana kötü şeyler yazacağım... Akmasan
da musluğumdan duyuyorsun biliyorum...
Önce sen dalkavuksun!...
Nerden mi çıktı...
Çıktı işte... Dalkavuksun sen... Düşün bakalım, evrende
senin kadar bulunduğu kabın şeklini alan bir başkası var mı?... Yalnız şeklini
mi?... Rengini... Kokusunu...
Hiç tıssslama... Birazdan akacaksın... (Mesela, yani) Ellerimin,
yüzümün, bardağımın, çanağımın şeklini alacaksın...
İstediğin kadar tısssla... Ben seni dökmezsem... Yıllarca
kalırsın bardağımda...
Sonra mı?...
Sonraaaa... Uçarsın...
Bir yaz günü buharlaşıverirsin... Kesilirsin...
Bir kış günü donarsın Kesilirsin...
Ey su!..
Sen dalkavuksun... Ahlaksızsın... İki yüzlüsün...
Vefasız...
Vefat mı ettireceksin susuzluktan?... Tıssslama artık n'olur...
Birkaç damla da olsa, göster yüzünü musluktan...
Bi Bildiğimiz Var
Televizyonda yerli film seyrederken, filmin ortasında televizyonu
kapatmadan önce hep düşünüyorum; "Kısır bir beyinden sezaryanla alınmış uyduruk
düşleri seyretmeye mecburmuyuz?.." Diye... Elli milyon kişi mecbur mu? "Zırva"
sözcüğünün yetersiz kaldığı bu saçmalıklara...
Kurgu-bilim değil bir aşk filminde en az seksen kilometre
hızla giden otomobilin tamponuna takılıp yerlerde sürünen, tırnaklarını arka
kaputun kenarlarına geçirip kendini yukarı çekebilen tosuncuğu seyrederken -hem
de cumartesi akşamı- Hay bu filmi yazanın da, çekenin de, oynayanın da, oynatanın
da... Diye sıralamaya mecbur muyum ben?..
Değilim tabi!.. Kapatıyorum televizyonu...
Diyelim ki herşeyin başlangıcı iyi olmaz... Türk sineması
da eskiden böyleymiş... Bu kadarmış işte...
Ama bilgisayar reklamlarının gazeteleri sardığı... Uzay
savaşlarının tartışıldığı yirmibirinci yüzyılın ilk ışıklarını yaşayan dünyada,
hergün ilerlediğinden dem vuran bir ülkenin televizyonuna yakışıyor mu bu saçmalıklar?...
Derme-çatma yerli filmler.... Eğlence programları... Kelime yasakları falan-filan...
Müziğimiz, filmlerimiz, kitaplarımız toplumumuzun aynası
ise...
Bu gösterilenlerse bizim aynamız... Çağın gerisinde olduğumuz
kesin.
Ama biliyorum, çağı saniye hesabıyla izleyen... Hatta önüne
geçen yazarlarımız, çizerlerimiz, sanatçılarımız var... Ve kimbilir hangi gizli
hesapların mandalıyla engelleniyor gerçek sanatçıların halkla iletişimi...
Ve yaşam kıvancıyla dolması gereken bir cumartesi akşamı
kokuşmuş duygu sömürülerine mendil açtırılıyor...
Sonra bu fotoroman-film kültürünün gerdeğe girmesinden
doğan çocuklar içki içiyor, arabesk dinliyor, kitap okumuyor, tiyatroya gitmiyor...
Kendileri de eksik olanlar gençlerin bu eksikliğinden hoşnut..
Ama doyurulamayan eksiklikler çarpıklıklara yönelmeye başlayınca
suçlanan yine gençler oluyor...
Kafeterya yasak... Disko yasak.. kız-erkek arkadaşlık yasak...
Müzik gurubu kurmak yasak... Saz çalmak yasak... Tiyatro yapmak yasak... Darvin
yasak...
"Bizim gösterdiklerimizi -yanlış da olsak- seyret... Dinle...
Oku...
Elbet bi bildiğimiz var... Senin bilmediğin..."
Bi bilmediğimiz var?... !... ?...
Haydan Gelen Huya Gider
Düşünün bakalım... Bizimki kadar huysuz bir toplum var
mı?..
- Öff... Bugün canım hiç okula gitmek istemiyor...
- Yemiycem işte...
- Bıktım gazetelerle kahvaltı etmekten...
- Dır dır etme...
- Ne baktın lan!... Tanıyamadın mı?...
- İtişmeyin kardeşim..
- Terbiyesiz!..
- Dağılın lan!..
- Dağıtırım haa!..
- Dağılmışı var...
- Beni geçersin haaa...
- Vay ayı vay... Söndür lan farları...
- Beyefendi şapkanızı çıkarır mısınız... Göremiyoruz...
- Çıkaramam, kafam üşür...
- Sen zaten kafayı üşütmüşsün manyak çıkar lan şu şapkayı!...
- Peki...
- Yuh lan!.. Sekiz numara çıkarılır mı... Ne güzel oynuyordu
çocuk...
- Eşcinsel hakem... Eşcinsel hakem...
- Bakkal efendi geçen seferki malboro'lar kötü çıktı...
- Sıra bende hanımefendi...
- Aaaaaa!.. Sırayla mı ayol!... Parayla... Bakkalcım bi
şişe de viski ver...
- Uçak ve motorlar tamam duruncaya kadar yerlerinizden
kalkmayın...
- Beyefendi otursanıza... Duymadınız mı hostes ne diyor?...
- Sen işine baksana aslanım..
...............
Doğru, bir hay huy içinde koşturuyoruz... Bi de çalı arabaları
gibi birbirimize takılmasak... Herkes işine baksa... Yanlışsız yapabilsek herşeyi...
Ama olmuyor işte... İnsan hay huy içinde koştururken yanlışlar
yapıyor...
Halbuki bir öğrenebilsek; Haydan gelenin huya gittiğini!..
Huysuzluklar bitiverecek...
Otuzbeşe Bakla
- Kadın herşeyin iyisini seçer...
"Bazen de herşeyin iyisi gibi seçilir... Satılır başlık
parasına.."
- Kadınlar erkeklerle eşittir...
- Her zaman değil ama...
- Ne zaman mesela?..
" Kadınlar tarlada çapa sallarken erkeklerin kahvede tavla
başında olduğu zaman erkeklerle eşit değildir kadınlar..."
- Canım ne farkeder?.. Tarla-tavla arada bir harf oynuyor...
- İşi demagojiye dökersen, huzurla muzur arasında da bir
harf oynuyor...
- Kadınlarla erkekler eşittir..
- Değildir...
- Neden değildir?..
- Bir kız evlenmeden ailesinden ayrılıp tek başına yaşayamaz
örneğin...
- Neden?..
- Erkek değiller de ondan... Kötü derler...
- Kadınlar da seçilebilirler... Milletvekili olabilirler...
Fikirlerini erkeklerle aynı kürsüden söyleyebilirler...
" Ve ihraç edilirler..."
- Erkekler de ihraç ediliyorlar...
- Olabilir...
- Kadınlar elli seneden beri seçme-seçilme hakkına sahiptir...
- Yapma yahu o kadar oldu mu?..
- Ne?..
- Kadınların hakları...
- Hangi hakları?..
- Canım sen söyledin ya... Kadınların seçme seçilme hakları::
- Ne hakla?
"Otuzbeşebakla..."
Olay
Baba:
"İşte böye Uğur bey... Almanlar çocuklarımı benden kopardı
heim lara koydular..."
Uğur bey.
"Neden aldılar çocuklarınızı? Dayak falan?"
Baba:
"Biz de bilmiyoruz efendim... Ben bütün babalık görevlerimi
yerine getirdim... Ayda belki bir kez babalık görevi olarak dövmüşümdür...
Düşünce:
(Dayak... Babalık görevi"...?...)
"Evet dayak... Dört gün okuldan kaçmışlardı, o zaman dövdüm...
Babalık gereği..."
Uğur bey:
"Neden kaçmışlar okuldan?"
Baba:
"Ezildiklerini söylüyorlardı efendim... Almanlar eziyorlarmış..."
Uğur bey:
"Siz baskı yapıyor muydunuz çocuklarınıza?"
Baba;
"Hayır efendim... Ben hep mutlulukla davrandım çocuklarıma.
Ama onlar okulda o kadar çok şey öğrendiler ki!.. Bizleri beğenmez oldular..."
Düşünce:
(Öğrenmek... Okul!..)
Çocuk:
Evet Uğur abi, bu Almanlar bizim gibi değil... Başka bunlar...
Biz alman gençleri gibi davrandıkça onlar bizi aralarına alıyor... Ailelerimiz
kızıyor bu sefer de... Şaşırdık kaldık abicim... Köprü ortası balıkçılarına
döndük... Neyiz biz? Alman mı Türk mü?..
Uğur bey:
"Peki özlüyormusunuz çocuklarınızı?.."
Baba:
"Özlemezmiyim efendim... Özlemek ne kelime ? Ama onlar
özgürlük denen O şeyi tatmışlar bir kere!.."
Düşünce:
(Özgürlükten daha önemli ne var ki insan için?..)
Çocuk:
"Buralarda her şey serbest be abi!.."
Düşünce:
(Madem ki gelenek-görenek demişiz... Neden boşvermişiz?
Gönderdiklerimizi mi boşvermişiz?... Boşverdiklerimizi mi göndermişiz?..)
Baba:
"Yabancı çevreye özeniyor çocuklarımız.."
(Kendi çevresinde kendince yaşayacağı ortam var mı çocuğun?)
Uğur bey:
"Küpe müpe ha!.. cık cık cık...
Baba:
"Bu bi şey değil... Eskiden saçları da boyalıydı..."
Çocuk:
"Burda herşey serbest be abi!.."
Uğur bey:
"Neden özeniyor sizce yabancılara çocuklar?..
Düşünce:
(Uğur bey bırak numarayı sen de biliyorsun gençlerin neden
özendiklerini... İnsanın bilmediği korktuğu şeylere gizli gizli bilenir iştahı...
Kötü şeylere alışıyorlarmış... Dilimizi, dinimizi unutuyorlarmış... mış... mış...
Gençliği kendine çekmek için, bir sürü müzik aletinden başka, neredeyse şovlara
başlayacak kilise... Biz se asırlardan beri, aydınlık düşünceli gençlerin anlayacağı
dile döndüremedik camilerimizi...
Koy kendi güzelim geleneklerini bir kefeye... Batıyı da
aynen öbür kefeye... Çocuklar karar versin özgürce...
İki şey birbirine ters geliyorsa birinden biri geridir
mutlak... Ya tamamen ayıralım kefeleri, yaşıyalım gelenekleri -ki bu imkansız...
Çağ ilerliyor durmadan- Ya da sessizce birleştirelim kefeleri...
Plof!..
İçimde bir his var... Göreceksiniz, yakında ben de Profesör
olacağım... Ne ilgisi mi var?.. (İlgi değil alâka) Var işte...
Yakında Prof. olacağım... Az kaldı... Hele bir olayım görürsünüz...
Önce bir kart bastıracağım... «Prof. İlhan İrem...» Sonra sokak kapıma altın
sarısı bir plaka; «Prof. İlhan İrem» «Müzik profesörü...»
Sonra değmeyin keyfime... Düşünün bir kere... Seyirciler
toplanmış... Orkestra sahnede hazır bekliyor... Spikerin ekolu anonsu; Prof...
Prof... Prof... İlhan... han... han... İrem... rem... rem... Rakiplerim çatlatsın...
Sonra gurubumu tanıtırım, davulda Profesör Ahmet... Basta
doçent Aykut... Eeeee!.. Koskoca Profesör şarkıcının gurubunda öyle etiketsiz
müzisyenler olacak değil ya!..
Sonra bu yeni kişiliğimle hemen yeni bir plak yapacağım;
Profesör İlhan İrem'in son plağı çıktı... «YÖK» plakçılarda...
Sonra hemen küpemi çıkartacağım... Saçlarımı, bıyıklarımı
da keseceğim... Eeeee!.. Prof. olmak kolay mı?.. İstersen kesme... Sürüverirler
adamı... «Görülen lüzum üzerine» diye bir beste yapmayı hiç istemem doğrusu...
Bizim plak stüdyolarının kapısında kırmızı ışıklı bir levha
vardır... kayıt yapılırken yanar... «Kayıt vardır girilmez» Onu da değiştirip,
yeni bir levha astıracağım; «Konsültasyon vardır girilmez...»
Konserlerin sonunda yeniden sahneye çağırmak için bağıracaklar...
PIIIROF...
PIIROF...
PIIROF...
Yeniden çıkacağım sahneye... Fakat bu kez şarkı söylemeyeceğim...
Davulun başına geçip, patlatıncaya kadar solo yapacağım...
PLOF... PLOF... PLOF...
Dolap Beygiri
Bazen diyorum... Gazeteleri karıştırırken... «Keşke bir
dolap beygiri olsam...»
- Aman efendim estağfurullah!...
- Yok yok... Bazen gerçekten düşünüyorum bunu... Düşünsenize...
Önce aklım eşek aklı kadar çalışacak...
Ve şimdi beni rahatsız eden, üzen ne varsa aklıma uygun
gelecek... Hiç düşünmeyeceğim... Üzülmeyeceğim... Şimdi beni üzenleri o zaman
hep kendimden bileceğim... Sonra, dolap beygiri
olduğumda gözlerim bağlı olacak...
Olduğum yerde dönerken yürüdüğümü, ilerlediğimi zannedeyim
diye gözümü bağlayacak sahibim...
- Aman İlhan bey... Neler söylüyorsunuz?..
Canım size ne... Herkes eşekliği kendine... Dolap beygiri
olmayı istemenin özgürlüğü yok mu bu ülkede?..
Gözlerim bağlı olunca, eğri-büğrü ne varsa görmeyeceğim
artık...
Gazete de okumayacağım... Zaten okusam da anlamayacağım...
Serde eşeklik olacak...
Ne ağlayacağım... Ne sızlanacağım...
Gözlerim bağlı dönüp duracağım...
İlerlediğimi sanarak...
Arasıra duracağım... Çünkü insanlıktan kalma alışkanlıkla
fazla alışık değilim ilerlemeye...
Sonra... Sahibimin sopası getirecek aklımı başıma...
Yine başlayacağım yürümeye...
Eşek aklımla düşüneceğim... Ve kendimle övüneceğim;
«Ne ilerledim be!...»
Döne döne ürettiklerim beni döndürenleri mutlu edecek...
Ben de, anlamadan sevineceğim...
Bana ne... Bana ne... Dolap beygiri olmak istiyorum ben...
- Aman İlhan bey ...Kendinize gelin...
- Asıl siz gelin kendinize...
Ve başlayın dönenleri görmeye... Görmek istemezseniz, gözlerinizi
bağlarsınız benim gibi... Hem sizin «Dolap beygiri» olmanıza da gerek yok...
Aslında gözlerini bağlamak ta gereksiz bazı insanların...
Siz yine öyle kalın... Kalın...
Pazarlık...
En güzel incirler bizim bahçedeki ağaçta saklıdır...
Komşumuz Hayriye'anım bilseniz ne pasaklıdır...
Bazı eski politikacılar konuşsalar da, onlar yasaklıdır...
Üzerinde yaşam olması ihtimali en kuvvetli gezegen Mars'tır...
Türkiye'nin doğudaki en uç noktası Kars'tır...
Ajda Pekkan'ın kocası Ali Bars'tır...
Işıklı akşam alacasında, boğaz lokantaları hem gizemli
hem gösterişlidir...
Gökova körfezi santral yapmak için çok elverişlidir...
Nagazaki kentine atom bombası atan pilot Bergman intihar
etti...
Türkiye atom bombası aleyhine gösteri yapan beş İtalyan'ı
sınırdışı etti...
Dinçerler, "Atatürk'çülüğün kitaplara girmesi lazım" dedi...
Atatürk bulutlardan buna gülümsedi...
Bu millet yalancıktan politikacıları çok benimsedi...
İzmir Belediye Başkanı, "Güngör'ü ben giydirdim... " dedi...
Güngör, "Bu benim kendi politikam..." dedi...
İzmir'de kimler ne kadar rüşvet yedi?...
Özal, "Biz demokrasi aşığıyız... " dedi...
"Aşkından demokrasiyi öpüyor..." dedi kalabalıktan birisi...
Kağıthane eskiden mesire yeriymiş...
Bugün Harran sekizbin yıl öncesinden daha geriymiş...
Nikah kıyılacakmış...
Af çıkacakmış...
Kadınlar daha uzun ömürlü...
Bütün kaloriferler kömürlü olacakmış...
Vızz... Mış... Vızzz... Mış...
İşadamları başbakanın uzakdoğu gezisinde bavul bavul mal
alıp, gümrüksüz yurda soktular...
Dün akşam sivrisinekler heryanımı soktular...
Politik Olmayan Bir Öykü
Lazın biri atlamış gemiye yolculuğa çıkmış... Güverteden
seyredermiş Karadeniz'in iri kıyım dalgalarını...
Gel zaman git zaman seyirlikten çıkmış korkuluk olmuş dalgalar...
Tut ki koca gemi bir karpuz kabuğu, yumurta popolu hacıyatmaz vitrinlikleri
gibi sallanır durur...
Sallanmış, sallanmış yapışmış küpeşteye... Ama yazgı bu
ya, ayağı kayıvermiş, elleri açılmış. Uçuvermiş denize lazcık...
Kaptan tepeden görmüş olanları... Şapkasını bile çıkarmadan
dalmış denize... Bata-çıka kurtarmış lazı... Birlikte çıkmışlar güverteye...
Neyse... Deniz durulmuş... Güneş çıkmış... Yolculuk sürüyormuş...
Ama kaptan o günden sonra garip huylar edinmiş... İkide bir lazın yanına gelip;
"Lan Temel" diyormuş...
Nasıl kurtardım seni ama?..
Sağolun efendim...
Ölüp gitçektin len...
Temeeel!..
Buyur kaptan...
Seni kurtardığımı unutma... Güvertede gezinme pek...
Hava güzel kaptan...
Olsun... Olsun... N'olur n'olmaz... Dalga-malga çıkar da...
Neme lazım... Uğraştırma bizi...
Günler geçiyor, gemi güneşli bir denizin tatlı kıvrımlarında
rahvan salıntılarla ilerliyormuş. Kaptan da durmadan takılıyormuş laza...
Temel, seni nasıl kurtardım ama.
Sağol bey!
Seni kurtardığımı unutma ha!.. Dikkatli ol.
Bakın, şu güverteden denizi seyreden koca burunlu adam
var ya.. İşte onu ben kurtardım. Yoksa boğulup gidecekti...
Ne kaptanım ben de!..
- Temel ! Uzak dur küpeştelerden. Yuvarlanıp denize düştüğün
günleri unutma. Aaah-ah. Ben olmasaydım görürdün sen.
Bir - üç - beş - yedi - onbeş. Başa çıkılacak gibi değil.
Yine birgün kaptan;
Temeeel! Demiş.
Temel duyar duymaz atmış kendini güverteden aşağı. Değme
yüzücülere taş çıkartırcasına uzaklaşmış gemiden enginlere doğru. Bir yandan
sesi yankılanıyormuş dalgalarda;
"Ne cankurtaran. Ne gemi. Ne kaptan. Ne polis. Ne korku
isterim. Korkmayın. Korkmayın be! Yüzmeyi öğrendim.
Öğrendim...
Öğrendim...
Öğ!..
KDV
T.R.T - P.T.T. - Y.S.E. - D.S.İ. - S.S.K. - D.D.Y. - T.H.Y.
- Y.Ö.K. - U.S.A. - K.D.V. - ZAM...
Başımıza ne geliyorsa bu üç harflilerden geliyor... Ve
dört harfli kelimelerin harfleri daha çok olduğu halde, bu üç harflilerle başa
çıkamıyor... (Hayır saçmalamıyorum...) Mesela "maaş" dört harfli bir kelime
ama "zam" ile başa çıkamıyor... Mesela "para" dört harfli bir kelime ... "USA"
ile başa çıkamıyor...
Mesela... Mesela... "Zaman" beş harfli bir kelime... Ama
PTT ile başa çıkamıyor... "Zaman" THY ile de başa çıkamıyor...
Ve KDV... Onunla kimse başa çıkamıyor...
"Şimdi efendim... Geçen gün ben bi kutu kestane şekeri
aldım... İkibin papel... İki yüz lira da KDV aldılar... Ama fiş kesmediler...
Şimdi n'olucak?.."
"Efendim, doktorlar mal satmıyorlarki... Emek ve bilgi
satıyorlar... KDV'yi onların diplomalarına mı koydular?.."
Faturasız malını KDV'li satan nasıl denetlenecek?.. Ya
da mal değil ... Emek - bilgi satanlar...
Amaaan geçiniz... Karışık işler... Aklım ermez...
İşte bu üç harfli kuruluşlar, vergiler hep derde deva...
Yalnız vergiler mi?..
Üç harfli duygular yok mu?..
AŞK... O da başa bela...
Kin...
Çoğalmalı harfler... Duygular... Akıllar... Elele, birbirlerini,
birbirlerinin ceplerini baltalamadan daha güzeli bulmalı insanlar...
Ama olmuyor işte... Olmuyor...
Baksanıza... Ben güzelliklerin çoğalmasından söz ediyorum,
adamlar kelimeleri siliyorlar sözlüklerden birer birer...
Kelimeleri...
Hem de güzelim kelimeleri...
Yaşam gibi...
Onur gibi...
Özgürlük... Sevecenlik gibi...
Battı (Balık Yan) Gider
Meyhanecinin şahidi sarhoş derler ya... Her zaman geçerli
değil bu söz. Geçenlerde sarhoşlar toplandılar... Çözemedikleri bi dava vardı...
Meyhanecileri şahitliğe çağırdılar... Ama hiç tınmadı... Gelmedi meyhaneciler...
Fransa'daki "Orly katliamı" davasından sözediyorum...
Türkiye'min dünya tatlısı içkicileri alınmasınlar..."Sarhoş"
dediğim, Ermeni katiller... "Meyhane" Fransa... Meyhaneciler Fransa bakanlar
kurulu...
Ama meyhaneci sarhoşun şahidi olmadı bu kez... Fransa bakanlar
kurulu yani.
Herşeyi biliyorlar...
"Herşeyi söylemek mümkün...."
Ama anlatamıyorlar...
Oysa bi anlatabilseler... Takkeler düşecek... Keller görünecek...
Ama korkuyorlar...
Çünkü anlatırlarsa; bir zamanlar Ermenilerle gizli toplantılar
yaptıklarını... Destekler-mestekler falan filan...
"Herşeyi söylemek mümkün..."
Ama anlatamıyorlar...
Korkuyorlar...
Ermeni katillere verdikleri silahlar kendilerine dönecek...
Biliyorlar...
Korkuyorlar...
Bi de "Balık baştan kokar" derler...
Fransız meyhaneciler balıklarını kokutmak istemiyorlar...
Garbisyan...
Semerciyan...
Vartanyan...
Battı balık yan gider...
Gitsin...
Ama bu işin kokusu çıkmasın...
Bir çıkar sa...
Baştan kokan balık...
Yan gider alık alık...
(Bu yazının sonu iyi olmadı be babalık!..)
Sen sus "kuru kalabalık..."
Zeytinyağlık
Benim adım İlhan...
Soyadım Aldatmaz...
Ben sonradan «İrem» yaptım...
Ama asıl soyadım Aldatmaz...
Ailem öyle uygun görmüş... Öyle koymuşlar...
Benim adım İlhan Aldatmaz...
Adım başka türlü de olabilirdi... «Cemalettin Şenşakrak»
mesela... Ya da, «Hüseyin Çiftgezer...»
Adım başka olsaydı... Ben başka mı olacaktım?... Ya da
düşüncelerim değişecek miydi?..
Ne gezer...
Ben hep aynı ben...
Hep aynı düşünceler...
Ya da «George» diye değiştirsem adımı...
Değişecek mi?.. Türklüğüm... Müslümanlığım...
«İremov» yapsam soyadımı... Hatta adım da soyadım da değişse...
İlhan İrem...
İvan İremov... Olsa... Bulgar mı olacağım?.. Bulgaristan'da
bile yaşasam...
Bulgarların soydaşlarımızın isimlerini değiştirmelerini,
suya zeytinyağı karıştırmaya benzetiyorum... Zeytinyağı üste çıkar... Su hep
aynı berraklığıyla kalır altta...
Zeytinyağ - zeytinyağdır...
Su da su...
Bulgar - Bulgardır...
Türk... Türk...
Ama herşeyden önce, insan insandır...
Düşüncesiyle... Duygusuyla... Tutkularıyla... Özgürlüğüyle...
İnsan insandır...
İster adını değiştir... İster soyadını... İster ikisini
birden... Düşüncesini değiştirmezsin yüreğine girmeden...
Çocuklarına istedikleri adı verme özgürlüğünü vermeli insanlara...
Barış ağacının zeytinlerini döküp, zeytinyağlık etmeden...
Kraliçe, Sanat Güneşi, Vesaire
Dünyada, ne kadar çok kedi ...
Ne kadar çok köpek...
Ne kadar çok eşek...
Ve ne kadar çok maymun vardır...
Ama bence en şanslı kediler bizim kasabın kedileridir...
Oooh!... Biftek elden süt gölden... Baksanıza...
Kendin pişir kendin ye bahçesinde masaların arasında dolanan
|