Uzaklarda Biri Var...

Sarı ve siyahtan oluşan bir gece yaklaşıyor...
Bir gece ağır savaş postallarıyla geçecek üzerimizden...
Tank paletleri ekvatorunu tamamlıyor dünyanın...
Karabiber gibi bir gece ile hapşuracak insanlar...
Ve "çok yaşa" demeye gücü yetmeyecek kimselerin...

İlhan İrem


İçindekiler

Falan Filan
Nisan Şakası
Dünya Sevgiyle Değişir
İç Bükey - Dış Bükey
Yirminci Yüzyıl Kumsallarının Yaşlı Mürebbiyeleri
Sırlarımız
Köşebaşı
Hep Bahara Döner Dünya
Pişmanlık
Ve Dünya Döner
Gölgeler
Issız Beyle Garip Bir Söyleşi
Prensip
Karanlık Oda
Karışım (Sin)
Birleşmiş Milletler
Gümbürtü
Nail Dede
Bir Saatim Olsa
Çocukluk Üzerine
Köprü
Gençlik Yılı
Yağmur Sonrası
Çağdaş Türk Müziğinin Gerçek Efsanesi
Saygı Üstüne
Asrın Maçı
Karışık Bir Yazı
Nanik
Pat...la...ya...cak...
Zamanlama

 

Kırık Bir Evlilik Hikayesi
Şiirce Yazı
Suyun İkinci Yüzü
Bi Bildiğimiz Var
Haydan Gelen Huya Gider
Otuzbeşe Bakla
Olay
Plof
Dolap Beygiri
Pazarlık
Politik Olmayan Bir Öykü
KDV
Battı (Balık Yan) Gider
Zeytinyağlık
Kraliçe, Sanat Güneşi, Vesaire
Bursa Nasıl Kurtulur?
Muhteşem Gösteri
Geçen Gün
Bugün Toprağımızın Günü
Kartallar Yüksek Uçar
Dünya Sevgililer Günü
Destur
Özgürlük
Aşk
Şöhret
Krater
Ceddin Deden, Neslin Baban
Dünyaya ve Kainata Barış Yılı Bildirgesi
Dünyalı Çocukların Yeni Yıl Bildirgesi
Manifestodan Bir Önceki Yazı
İlhan İrem


   

 

 

 
  Falan Filan


Hepimiz işçiyiz...Ağır işçi... Yirmidört saatlik dev tuğlalar sırtımızda, hergün bi tane... bi tane daha... bir daha... yetenek harcını karıştırıp malalarımızla bir daha... bir daha...
Ölümsüz karıncalar gibi, herbirimiz kendi saat kulelerimizi örüyoruz gün be gün...
Saat kuleleri: Her tuğlası bir gün... Her tuğlası bugün...
Hayat: Hiç bitmeyecek inşaat... İşin komiği, kulemize içerden koyuyoruz tuğlalarımızı... Yükseldikçe kararıyor duvarların içi...
Ve insanlar o kadar çok duvarla birbirinden ayrılmış ki, daha fazla ayrılmak için kavga-gürültü gereksiz...
Dost meclislerinde en yakın bildiklerinize bakın şöyle. Ne kadar farklı bir yazgıyla örmekte kulesini...
Ne kadar farklıyız kendimizce başkalarından... Ne kadar iyi... Ne kadar doğru... Ne kadar yanlışız... Herkes kendince haklı, başkasınca haksız...
"Ben" diyebilmenin sözde ayrıcalığı konmuş içimize birkez... Oysa bir düşünsek: Bu sonsuz uzay boşluğunun minnacık bir noktasında ne kadar yüce, ne kadar inanılmaz bir beraberliğimiz olduğunu... Evrende görkemli bir dengeyle yerini alan, galaksiler, güneş sistemleri, milyarlarca yıldızlar, arasında dünya en küçük gezegenlerden biri... Ve biz, adına insan dediğimiz yaratıklar, bu küçücük gezegende ortak bir nefesle bir yaşam temsil etmekteyiz... Bu inanılmaz mucizeyi sonsuzluğun sonuna kadar sürdürmek varken, asırlardır başkaları için "ÖLÜM" üretmekte insanlar, ülkeler...
Hepimiz işçiyiz... Ayrı ayrı ördüğümüz inşaatların işçileri... Durmayacak... Sonuncu çanını hiç çalmayacak saat kulelerinin karanlığında "Ben" diye çığrışan seslerimiz karışıyor birbirine... Oysa birgün zamansız bırakıp gidildiğinde hayat (Ölüm her zaman zamansızdır ölen için) "Ben" demeden yaşayanlar ölümle daha çok yaşayacaklar...
Öyle bir inşaat ki hayat... Her zaman yarım kalacak olan, devamı yükseldiğimiz noktadan, bir başka seferde falan filan...

 

 

Nisan Şakası

Sabah başımı çıkardım yorgandan... Tek gözle şöyle bir süzdüm odamı...
Faltaşı gibi açıldı gözlerim!... Kara kara bişeyler dökülmüştü her yana... Yatağımın kenarlarında, masamda, koltuklarda, raflarda, orda-burda... Avizede hatta!... Açılmış hamurlar gibi siyah birşeyler asılmıştı her yana...
Şaşkınlık... Olursa bu kadar olur!... Fırladım yataktan... Birinin yakınına gittim... Dokundum ürkekçe.
Evet... "Siyah hamur" gibi bişeydi bunlar... Pırıltılı yılbaşı kartları gibi birşeyler yazıyordu üzerinde... Yaklaştım... Okudum;
"Hasret..." Ötekini okudum; "Ayrılık..." Ötekini; "Yalnızlık..." Ötekini; "Sevda...", "Sıkıntı...", "Düşünce..."
Her siyahlığın üzerinde birşeyler yazıyordu... "Gözyaşı..." "İstek..."
Ve bir kutu duruyordu masanın üzerinde yuvarlak, kadife kaplı... Kalın yeşil fiyonklu bir şapka kutusu... Kocaman... Ve kapağı kaykık öylece durmakta... İçi boş...
Tek-tek toplamaya başladım yuvarlak siyahlıkları...
Yumuşak... Hamur gibi...
Ve hayret!. Hep kutu kadar çapları...
Hepsini topladım... Kutuya yerleştirdim bir bir...
Kapattım kapağı... Kurdelenin son düğümünü atıyordum...
Kapı açıldı birden...
Rüzgarlı bir güneş girdi içeriye...
Sen geldin...
Gözlerinde anlaşılmaz bir buzul maviliği var...
Senin güneşin bile eritemiyor onları...
Bakma kutuplardan...
Ve şu kutuyu al...
Sana en son hediyem...

Hasretlerimi, ayrılıklarımı, yalnızlıklarımı, sevdalarımı, sıkıntılarımı, düşüncelerimi, gözyaşlarımı, isteklerimi veriyorum...
Korkma!... İçeri gir...
Al şu hediyeyi...
NİSAN BİİİR!...

Bugün Nisan'ın biri...
Ve korkma...
Şakalar değiştirmiyor gerçekleri...

 

 

Dünya Sevgiyle Değişir

Bir sabah günebakanlar teslim olur yerçekimine, yere bakmaya başlarlar... güneş yerine odana sisli soğuğu dolar şehrin... Bir sigara çekersin müzikli kutudan, Doktor Jivago karışır İpek yolu'nun müziğine... Dışarda kuşlar vardır... Kargalar, güvercinler, martılar... Ve uzaklarda kartallar...

Duyarsın seslerini...
Herkes duyamaz...
Sen duyumsarsın...
Hatta uzaklarda - yakınlarda su sesleri duyarsın... Dereler, dalgalar, çağlayanlar...
"Hiç kimse aynı derede iki kez yıkanamaz..."
Eski bir kıratın aynı dereye ön ayaklarını soktuğunu duyumsarsın... Peşinden de bir sürü ahmak... Eski oklar atılır... Cübbeler, bıyıklar, yeniden dökülür yollara... Eski hamamda eski taslar... Boğaz akıntısı gibi dolanıp durur, aklanamayan sularda pislikler...

Dışarısı karışıktır velhasıl...
Günün 06.42'sinde ekranda beklersin sabahın getirdiklerini...
Açarsın pencereni... Ya da bahçeye çıkarsın... Kalmışsa...
Bursa'da uğultulu uzaklar...
Bacalar tüter beyaz-beyaz...
Güneş dört mızrak boyu...
Sabah vardiyası işe gitmekte... topuklarının arkasına basarak...
Kara önlüklerinde buğulu bir umutta öğrenciler...
Kaç kişi uyanık...
Kaç kişi uykulu... Salla-parti...
Kaç kişi ağaç kesiyor düşlerinde...
Tutarsın kendini...
Ya da tutmazsın, bağırırsın;

"HOŞ GELDİN SABAH!..."
"DÜNYAAA!... SEVGİ NERDE!..."

Sen bağırdıkça, sihirli bir değnek uzanır gözlerinden... Dokunur sokaklara, insanlara... Ve sen bağırdıkça dolar güneş odana...
Böbürlen aydınlattın dünyayı...
Sayende gülüyor insanlar...
Sen istersen doğar güneş...
Sen gülersen güler insanlar...
Ve seversen parlar göz bebekleri...
Hatta komşusunun penceresindeki bezbebekler...
Zaten hayat dediğin ne ki?...
Senin değiştireceğin zahiri görüntüler...
İçerde ağlama!...
Dışarda dünya sevgiyle değişmeyi bekler...

 

 

İç Bükey - Dış Bükey

Mercekler gibi insanların da kimi dış bükey, kimi iç bükey... Bakın çevrenize, dış bükey insanlar vardır... Herşeyin aslını değil, görüntüsünü büyütmeye çalışan insanlar... Herşey büyüktür yapay bir şapırtıyla gezinen dillerinde... Ve anlamları gittikçe küçülen sözcükleri büyüdükçe aslında büyüyen göbekleridir yalnızca...
Dış bükey insanlardır... İçleri olmadığından, insanlara verecek küçücük bir sevgi kırıntısı bile taşımayan... Ve herşeyin yalnızca dışını cilalayan...
Ve iç bükey insanlar vardır... Herşeyi küçültüp, içine, yüreğine dolduran... Acılar... Sevinçler... Sevgiler... Düşünceler... Sırlar... Herşeyi... Herşeyi hap gibi yutarlar... Hayat, zaman yetmez küçük kalır dev yürekleri karşısında...
Ve dış bükey insanlar iç bükey insanların yüreklerinin yüceliğini göremediklerinden büyük sanırlar kendilerini endamlarına bakarak.
Dünyanın ortasına manda pisliği gibi yayılmanın değil, küçücük yerlere olmadık renkleri serpiştirmenin hüner olduğunu öğrenecek insanlar... Ve bırakacaklar başkalarının bahçesini kendi yanıltıcı merceklerinde kendi malıymış gibi görmeyi...
Dünya iç bükey insanlarla güzelleşecek anlayacağınız... İçimizdeki görüntülerin tepetaklak durmadığı gün...

 

 

Yirminci Yüzyıl Kumsallarının Yaşlı Mürebbiyeleri

Her özgürlük bir başka özgürlüğün başladığı yerde biter... Başka bir deyişle, özgürlüklerin sınırlarını diğer özgürlüklerin sınırları belirler ... Böylece özgürlükler sınır sınır birleşip (veya ayrılıp) bir özgürlük dünyası oluştururlar...
Komşunun müziği benim uyuma özgürlüğümün sınırlarını rendeliyorsa, ben kulaklarımı tıkamadan komşu kısmalı sesi...
Ama komşum perdelerini kapatmadan soyunup giyinmesini seviyorsa, benim özgürlük sınırlarımı zorladığı düşünülemez... Yalnızca benim özgürlük haklarımı kullanıp kullanmamam sorunu doğar...
Gözümü faltaşı gibi açışım, kapayışım, parmaklarımın arasından bakışım, perdemi ya da lambamı kapatışım benim nasıl bir yapıya sahip olduğumu sergileyiverir «kişilikler» müzesinde...
Çıplak komşuma bakmak ya da bakmamak için herşeyi yapabilirim... Ama komşuma, «kapat kardeşim şu perdelerini» diye bağırırsam kendi içimdeki bozuk bir yapıyı haykırmış olmaz mıyım?.
Nasıl ki, çocuk bahçesinde değil de yirminci yüzyılın bir kumsalında tüm vücudunu güneşlendirme özgürlüğünü kullanan bir hanımı görmezden gelmek yerine örtünmesini istemek kendi zayıflığımızı anlatır...
Çağımız Özgürlük çağı... Tüm dünyada önce bireysel sonra toplumsal özgürlükler doğuyor bir bir... Ve özgürlük küçücük bir çocuk daha... Bu çocuğun en büyük düşmanları da, çağın gerisinden çağı azarlamaya kalkan yaşlı mürebbiyeler galiba...

İnsanları özgürlükler karşısındaki davranışları anlatır en güzel... Toplumları da...

Belki de çağdışı mürebbiyeler yüzünden yetişemiyoruz dünyanın ilerleyen adımlarına...

 

 

Sırlarımız

Şimdi anlatmak istediğim konuyu aslında ben de tam çözemedim... Ama bir akşam aklıma takıldı işte...
Düşündüm;
Evrende fiziksel olmayan herşeyin bizim göremediğimiz bir yoğunluğu olsa... Bir beste mesela... Besteleninceye kadar fiziksel olmayan bir olgudur bestelenmemiş bir şarkı... Ama şöyle olmaz mı?.. Bugüne dek dünyada bestelenmiş ve bestelenmemiş bütün eserler, ancak duyarlı insanların duyarlılık derecelerine göre algıladıkları uzay boşluğunda uçuşan melodiler olamaz mı?..
Bütün besteler yapılmış, uzaya atılmış... Bütün şiirler yazılmış, onlar da uzayda uçuşuyor... Besteleri uzay sessizliğinde duyup notaya geçirenler besteci... Şiirleri hissedip yazanlar da şair oluyorlar... Roman konuları... Kitaplar da uzayda yazılı... Bir ressamın gelecekte yapacağı resmin renkleri de uzayın derinliklerinde bir yerde...
Hiçbirşeyi biz yaratmıyoruz... Yalnızca bir aynayız.... Uzaya serpiştirilmiş güzellikleri yansıtan...
Yaşamak bir sanat!
Ve her sanatçı parlaklığına-berraklığına göre yansıtıyor güzellikleri hayatına...
Kimileri tozlu, pek bir şey görünmüyor aynasında...
Kimisinin sırçaları dökülmüş yer yer, derinliğine göremiyor yaşadıklarını...
Kimi şekilleri büyüten bir dev aynası...
Kimi ters...
Kimi dalgalık...
Kimi bulanık...
Kimi kırık...
Kimimiz öyle - Kimimiz böyle... Ama hepimiz bir aynayız...
Güzellikler göremiyor, gösteremiyorsak eğer... Hatayı kendi sırlarımızda aramalıyız...

 

 

Köşebaşı

Deniz yoktu ama, paslı saçaklardan şıplayan damlalar, martı şenlikleriyle ağır vapur düdüklerini düşündürüyordu... Adam birikintiyi atladı yansıyan gölgesine aldırmadan... Kara bulutlar süründü, güneş bir kibrit çaktı tepelerde... Sonra söndü, büktü boynunu çöp gibi... Bir ezan yankılandı... Nemli... Nemli pırıltılara karışan gölgesiyle uzuklaşırken adam, mırıldandı; " Bir köşebaşındayım... Karar vermeliyim..."

Bir genç kız uyuyordu, gıcırtılı bir pirinç eskisinde... Fişekli gelin telleriyle, kanatlı atında prensine koşarken rüyalar ülkesinde... Saçaktan kocaman bir damla düştü bir cadı kazanına, uyandı kız... Mırıldandı; " Bir köşebaşındayım... Karar vermeliyim..."

Sigara kokusu uğultulara karışıyordu... Çantasını tarttı dişlerini sıkarak... Etrafına bakındı bir çift göz...
" Sıralara karışmak ya da sıraları karıştırmak... Şu sınav öncesi bir karar vermeliyim... Sıra adamı mı olacağım?.. Adam sırası mı?.. Bir köşebaşındayım... Karar vermeliyim..."

Yer hostesinin sesi karıştı uçak motorlarına " Ankara yolcuları için bu son çağrıdır..."
Damlalar toplandı...
Dağıldı bulutlar...
Dindi yağmur...
Mırıltılar birikti, çığlık oldu; " Bir köşebaşındayız... Karar vermeliyiz..."
 

 

 

Hep Bahara Döner Dünya

Bu sabah erkenden kaldırdım başımı yastıktan, yürüdüm yeşilliklere... Bahar gelmiş galiba... Nasıl da renklenmiş her yer... Oysa hiç beyazlanmayacak gibiydi ağaçlar!.. Yeşillenmeyecek sanmıştım toprakları... Hiç dönmeyecek gibiydi börtü-böcek... Yine ısıtmaya başlamış güneş... Işıltılı bir koşturmaca dört yanımda...
Şöyle bir silkelenmeliyim, atmalıyım uykunun tozlarını üzerimden...
Bahar geldi... Toprak hergün bir çocuk doğurur artık... Ne okullar kurulur baharda doğaya... Görebilene... Kısacık yağmurlar, uzadıkça uzayan günler neler neler anlatırlar anlayana, dinleyene...

Bir bahar sabahı kelebeğin biri hüzünle kaldırmış başını topraktan... " Neden daha çok göremiyorum baharı?.." demiş bir çiçeğin sessizliğine doğru uçarken... Konmuş çiçeğin aydınlığına bir daha sormuş: " Neden daha çok göremiyorum baharı... Başka mevsimleri?.." Çevirmiş başını, bakmış kelebeğe çiçek... Konuşamamış... Düşünmüş... " Ben de... Ben neden göremiyorum başka mevsimleri... Neden işim bir baharlık?..."
Sarılmış kelebekle çiçek birbirine... Ağlaşmışlar... Bilmeden, bütün mevsimleri değil, kısacık ömürlerde, bütün mevsimlerde baharı yaşamanın YAŞAMAK olduğunu...

Zaten bütün mevsimler baharı hazırlar insanlara...
Yaz, yeni baharlar için kavurur toprağı...
Sonbahar, yeni baharlara savurur yaprakları...
Kış, yeni baharlar için dondurur, örter üstümüzü...
Ve biz bütün yolların bahara gittiğini bilmeden, geçici kışlarda üzülerek... Geçici yazlarda sevinerek... Geçici sonbaharlarda ürpererek sürdürürüz yürüyüşümüzü... Oysa hep bahara doğru döner dünya... Düşünebilene... Sevebilene... OLABİLENE...

Karanlıklarıyla bu güzelim dünyanın baharını karartanlar, bugünlere şöyle bir baksınlar...
Sevgiye dönebilmek için, körlerin bile göreceği binbir türlü işaret taşır baharlar...

 

 

Pişmanlık

Devasa bir gramofon yerleştirmeli dünyanın bir yerine... Ama öyle-böyle değil, büyüklüğün ötesinde büyük olmalı... Dünyanın her yanından duyulmalı...
Ve savaşlı yılların taş plakları, bugünün savaşçılarına kulakları patlarcasına anlatmalı savaşın acılarını...
Çalmalı... Çalmalı...
Aslan yürekli Rişar... Timur... Beyazıt... Napolyon... Hitler... Mussolini durmadan anlatmalı cızırtılı derinliklerden pişmanlıklarını...
Asanlar... Kesenler... Kaçanlar... Dövüşenler... Bölenler... Bölüşenler... Hep... Hep "PİŞMANIZ" diye bağırmalı... Döndürmeli yanlışlıklardan, savaşlardan sonradan pişman olacakları...
Ellerinde çekirdekler, gamsız bir bahar sarhoşluğunun sevda bahçelerinde, yaşam çekirdeğini patlatmalı insanlar... Atomsuz... Barutsuz... Kinsiz... Kansız...
Kendi savaş yağmurlarına, kendi atom mantarlarıyla kara şemsiyeler yapanlar... VE MAVİ ÖZGÜRLÜĞÜMÜZÜ SAÇMALIKLARIYLA KARALTILARA BULAYANLAR... Savaş idaresiz bir robot gibi bütün güzellikleri ezip kapılarına dayandığında kara şemsiyelerinin karabasan olup başlarına geçtiğini anlayacaklar...
Son pişmanlığın fayda etmeyeceği günlere varmadan, AŞK çizgisinde birleşmeli insanlar...
Çünkü yalnızca "aşk hiçbir zaman pişmanlık duymamaktır
.

 

 

Ve Dünya Döner

Bu dünyadan karanlık bir mağaradan geçer gibi, el yordamıyla geçip gidenler vardır... Açık gözlerle göremeyen körler diyebiliriz böylelerine... Onlar zorlaştırdıkları yaşamın isli tozlarıyla al takke-ver külah yürüyüp giderler... Gözleri boştur... Donuktur... Kıpışıktır... Gamlı bir baykuş gibi karanlıklara açıktır radarları... Işıkları göremezler... Umudu, sevgiyi, dostluğu, dürüstlüğü göremezler... Görmek istemezler...
Kendilerince daha önemli saydıkları işlerle uğraşır dururlar... Yeni yeni bombalar yaparlar örneğin... Savaşlar çıkarırlar... Futbol maçlarında insanları tekmelerler, öldürürler... Üç kağıtçılık, kaçakçılık yaparlar... Sakız çiğner gibi yalan söylerler... Düşünenleri, bilim adamlarını suçlarlar... Din adamlarını, elçileri vururlar... Ne bileyim... Bir başka ülkenin soydaşlarına zulüm ederler...
Dünyanın ışıklı geleceğe dönmek isteyen tekerleklerini tutmak, geriye çevirmek isterler...
Vücudunun kalıbından öte bir yer doldurmadan ve kargaşalıklardan başka bişeycikler vermeden isterler... İsterler...
Şu an kaldırın başınızı ve pencereden dışarı bakın... Belki de içeri!.. Hemen görüp tanırsınız böyle birilerini... Dünya ölçülerine göre hangi seviyede olurlarsa olsunlar, gözlerinde insan olamamanın ışıksız ezikliği taa uzaktan seçilir...
Bir de bu dünyayı insanların dünyası yapanlar vardır... Onlar açık gözlü körlerin göremediği herşeyi görürler... Sevgiyi, dostluğu, insanlığı, barışı görürler... İsterler... Böyleleri azdır... Pencereden bakınca hemen göremezsiniz belki... Ama, duyarsınız, hissedersiniz... Uzaklardan tanır... Uzaklardan seversiniz...
Kentten kente koşarak kanserliler için bağış toplayan tek bacaklı genç gibi... Arabasında bulduğu milyon liranın sahibini arayan taksi şoförü gibi... Gibi... Gibi...
Uzak sanılan güzelliklerin aslında çok yakında, yüreklerimizde olduğunu haykırırlar durmadan...
Körler karanlık mağaralarında duymazlar onların sesini... Çıkış anahtarının böyle insanlarda olduğunu bilmezler...
İyiler, duyulmadıklarına aldırmadan ve kimselerin önüne duvar olmadan pamuktan bir bulut gibi uçup giderler...
Görmeyenler görenlere...
Görenler görmeyenlere aldırmadan yürüyüp gider...
Oyuna devam eder...
Ve dünya döner...
Döner...

 

 

Gölgeler

Kara bir mahzenin küfünden başını kaldırır gibi, doğarken de batarken de şarap kızıllığındadır güneş... Bir güne "merhaba" ya da "güle güle" derken bulanıktır şekiller...

Ve güneş tepedeyken uyuz bir kedi gibi oracığa buracığa siniveren gölgeler, büyümek için nedense güzelliklerin ilk ya da son cılızlığını beklerler...

Yeni doğmuş bir balıkcığı yutmak kolaydır... Yeni bir sanatı, sanatçıyı, soluğu tekmelemek gibi... Ya da yeni sabahlar için köşesine çekilmişleri unutup, siyahlara karıştırıvermek gibi...

Gölge insanlar vardır, güçlerin yanında sabah-akşam boyveren... Zaman zaman aslını aşan boylarıyla, boyundan büyük işlere kalkışın gölge insanlar...

Gölge olduğunu unutup, ışığından kopmaya heveslenen... Yokolan gölgeler. Bilmezler ki:
"Gölgeyi gerçekler yaratır... Geceyi gölgeler
.

 

 

Issız Beyle Garip Bir Söyleşi

     Büyük gürültülerle geldi... Yanıma çörekleniverdi... Rahatsız oldum...
     Dikti gözlerini üstüme...
     İlgilenmedim...
     Baktı...
     İlgilenmedim...
     Baktı...
     İlgilenmedim...
     İlgilenme...
     İlgilen...
     İlgi...
     İl... "ilhan" dedim "benim adım"... "Ya sizin ki? "Issızlık" dedi..."Issız bey derler bana..."
     Gürültülerle gelişini düşündün. Gülmüş bulundum...
     "Gülme" dedi..."Neden?" dedim.
     "Benim yanımda gülünmez."
     "Ağlayayım mı?" dedim gülerek...
     "Gülme... Ağlama." Dedi... "Benim yanımda gülünmez, ağlanmaz...
     "Napılır senin yanında?"
     "Hiçbirşey" dedi... "Sessizlik isterim ben"...
     "Öllüm müsün sen?" dedim...
     "Hayır" dedi...
     "Hayat mısın?" dedim...
     "Hayır" dedi...
     "Peki kimsin?" dedim. Kızdı.
     "Issızlık dedim ya."
     "Beni hayat ya da ölüm yapan insanlardır" dedi...
     "Kimi kaderi, kimi evrenselliği bulur bende, herkes bir şey koparır benden..."
     "Peki, tükenmez misin?"
     "Eyvah!" dedim. "Amip gibi"... "Mikrop musun?" Ah densizlik!..
     Çok kızdı... Fırın kapağı gibi açtı ağzını... İçerde alevler gördüm... Dili kürek gibiydi... Bağıracak sandım...
     "Olabilir" dedi...
     "Nerde bulunursun?" dedim.
     "Anlamadım" dedi.
     "Yani" dedim "Nerde oturursun?"...
     "Haa" dedi "Oturmam ben... Çöreklenirim"...
     "Nerde?...
     "Her yeryde... Kainat ta derler bana"...
     "MEÇHUL GERÇEK yani"...
     "Evet... İnsanlar beni arar bulamazlar"...
     "Bulamazlar mı?" dedim...
     İlk kez güldü... Sordu;
     "İnsan kendini başka bir yerde bulabilir mi?????"

 

 

Prensip

Prens bir kelimedir... Kralın oğluna denir... Genellikle genç olurlar... Öyle pek önemli bir işleri yoktur... Yine de güzel bir kelimedir prens...
İp te bir kelimedir... Billdiğimiz ip... Genellikle yaptığı iş kötüdür... Ama ip te güzel bir kelime sayılır... Öyle olmasa işi gücü olmayana "ipsiz" denmezdi...
Her ne kadar ipsizlik, bana bu mavi boşluk altında bir özgürlük gölgesini anımsatıyorsa da, özgürlük herşeyden güzel bir kelime ise de, ip te yalnızca onu tutanlarca doğru bir iş yapıyor... (İnsanın kanunu)

Prens güzel... İp güzel...
İki güzel şey birleşince mutlak daha güzel birşey doğar... (Bu da doğanın kanunu)
Prens'le ip birleşince "PRENSİP" doğar... Prensip... Özgürcesine bir insanın yaşam çizgileri yani... İnançla konulmayıp geri çekilen bir satranç taşına benzemedikçe, insanın kendine saygısı...
İşine gelmeyenlerden kaçmak için "Prensibim değil" limanına sığınan gündelik beyinler! Hemen o güzelim prensip kelimesini ikiye böldürüverirler bana...
O zaman da ortaya ipsiz bir prens çıkar ki... İpsiz prenslerin sağı-solu belli olmaz!.. En iyisi onlarla vuslatı bir başka bahara bıkakmak olur...
Aslında "sağ-sol" da başka kelimelerdir...
Ammaaa!..
Tamam tamam susuyorum...
Ama unutmayın; "Şimdilik" te bi kelimedir...

 

 

Karanlık Oda

"En güzel şeyler en kısa süren şeylerdir..." Derler... Kısalığı mı güzelliğinden?.. Güzelliği mi kısalığından?..      Doğası mı böyle güzelliklerin?.. Yoksa biz mi öldürüyoruz tek tek...      "Üç günlük aşk..." "Bir anlık sevişme..." "Bir gecelik rüya..." "Bir tadımlık bal... "Niye güzellikler minicik-kısacık... Çirkinlikler kocaman, bitmez-tükenmez...Neden kelebek rengarenk?.. Kaplumbağa taş gibi... Güzellikler dayanıksız... Narin... Zayıfları yok etmek kolay galiba...
Şark miskinliğinden silkiniip yeni birşeyler üretmek varken, insanlara ışıltılar vermeğe uğraşanları karalamak, doruklardan çığ çığ yuvarlandıkça, aşağıları da yükselterek karları eritiveriyor...
Tek tük yükselen doruklar eritildikçe, eski hamamın eski suları eski taşlarla dökülüp duruyor başımızdan aşağı... Sonra da "BİZ" dediğimiz başkasıymış gibi: "Biz adam olmayız..." "Böyle gelmiş böyle gider" korosuyla çınlatıyoruz ortalığı...
Halbuki bir öğrenebilsek, güzellikleri yaratmanın da, yaşatmanın da öldürmek gibi elimizde olduğunu... O zaman, saygılı, gürültüsüz, küfürsüz sokaklar kirlenmeyecek... Tuvaletler kokmayacak... Umutlu şarkılar karamsarlığa yenilmeyecek... Çağdaş görüntüler kesilmeyecek... Bitmeyecek... Hiç kimse geri kalmışlığın kararmış kafesini açmaktan korkmayacak...
Ve negatif film, banyosunu tamamlayıp geleceğin kartlarına basıldığında, yalnızca güzelliklerden korkup, dışarı çıkamayanlar kalacak karanlık odalarında...
 

 

 

Karışım

     Karışıklığı sevmem...
     Kimsenin işime karışmasını istemem...
     Kimsenin işine karışmam...
     Karışımları severim...
     Karışıklık başka...
     Karışmak başka...
     Karışım başka...
     (O başka bu başka diye bir şarkıya benzedi)
     Neyse... Güzel karışımlar vardır... Yağmurlarla güneşin karışımı gibi... Gökkuşağı gibi... Yağmurlarla toprağın buluşması gibi... Islak toprağın kokusunu düşünün...
     Vapur düdükleriyle martı çığlıklarının birbirine karışması güzeldir... Güzeldir... Düşündürür beni... Bazen bizim yapılarımız da doğayla uyum sağlıyor... Vapur düdükleriyle martı çığlıkları gibi...
     Vapur düdükleri...
     Tren düdükleri...
     Çarpar bir tepeye geri gelir... Bir karışımdır bu... Bizden... Doğadan... Çocukluğumu karıştırır ne zaman duysam...
     "Karıştırma" derim kendime usulca... "Karışıklığı sevmem"...
     Bakarım tepelere... Ağaçlara... Beyazlara... Yeşillere... "Doğa ne güzel kaynaştırıyor herşeyi bünyesinde..."
     Arasıra biz de karışıyoruz doğaya yapıtlarımızla... Ama birbirimizle kaynaşmamız, yaptıklarımızı bağdaştırmamız imkansız gibi...
     İnsan-insanla, silah-silahla, Roket-roketle kaynaşınca karışıklık oluyor...Yankı gibi geri de gelmiyor gidenler...
     Gelmez tabii!..
     Karışıklık başka.... Karışım başka...
     (Yine o şarkı)
     O başka bu başka...

 

 

Birleşmiş Milletler

Başımda dev bir mum yanıyor... Eriyor... Süzülüyor yanaklarımdan...
Bir sürü bayrakla süslenmiş dev bir mum yanıyor başımda... Sona geldi iplik... Son kalan bağlar da yanacak, dağılacağız boşluğa...
Başımda dev bir mum yanıyor... Eridikçe gözlerim doluyor...
Üfleyin sönsün mum... Yansın sabahın yıldızları... Yanmadan dünya...
Ama sönmüyor savaşlar... Yanan bir dünya hepimizin başında, doğum günü pastaları gibi yürüyoruz...
Halbuki sönmüş bir mum düşünün bir doğum günü pastasında... Bir dilim daha kesilmiş hayattan... İyi ya da kötü yaşanmış... Ama yaşanmış... Bir yıl daha sonsuzluk yolunda... Kimse kimseninkini almamalı... Herkesin ölümü kendi avucundan...
Ama olmuyor... Göstermelik elele tutuşanlar, ölüm çalmaya, toprak çalmaya çalışıyor birbirlerinin avucundan...
Birleştikçe ayrılıyor insanlar, ülkeler... Birleşmiş Milletler'e ayrılmış milletler de denebilir bu yüzden...
Birbirlerine karşı birbirlerini korumak için birleşiyor milletler... Nikahlar kıyılıyor... Mumlar bitiyor... Tükeniyor davetiyeler...

 

 

Gümbürtü

Tasımı tarağımı toplasam, sepetimi koluma alsam... Kapatsam evimi-barkımı... Gitsem...
Nereye?..
Dünyanın en güzel yeri neresi?.. Londra mı?.. Paris mi?.. Japonya mı?.. Akapulko mu?.. Gobi çölü mü?.. Kör Agop'un meyhanesi mi?.. Neresi?.. Küflü kara masalı, yağlı, sallantılı lambalarıyla mor menekşeli bir çay bahçesi mi?
Neresi dünyanın en güzel yeri?.. Nereye gitmeliyim?.. Nereye gideceğim tasımı tarağımı toplayıp?..
Yerden göğe küpleri dizsem... Sırtımda milyonlarca küplerle, tek-tek koya-koya yükselsem... Evim barkım çoook uzaklarda kalsa... Gitsem buralardan balık gibi... Kırsam dertler kavanozunu... Kurtulacak mıyım bulanık sulardan?.. Yoksa nefessiz mi kalacağım?.. Daha mı çok dönecek başım küplerin üzerinde?..
Ben gitsem herşey burada mı kalacak?.. Yoksa yüreğim ve beynim iki yanımda iki valiz gibi gelmeyecek mi benimle?..
Ya da yollarda bırakmaya çalışsam dertlerimi... Bir kübün içine gizlesem kokmuş bir turşu gibi... Çürüse dertler... Çürüse... Çürüse... Çürütse kübü de...
Yerden göğe küp dizseler... En alttakini çekseler... Kırsalar... Çürütseler... Seyreyle sen gümbürtüyü...

 


 

Nail Dede

Siz Nail dedeyi tanımazsınız... Ben de tanımazdım... Geçen gün bir rastlantıda beraberdik...
Bebek sırtlarında telefon edecek bir yer ararken rastlaştık...
Çocuk şarkıları gibi bir dükkanı var Nail dedenin... Karışık bir yerde... Karışık bir dükkan... Herkes bulamaz...
Ben aranırken sırıttı kapıdan... Altın dişleri göründü sakallarından... Bulutlarda güneş gibi...
"Bende telefon var" dedi...
Girdim... Kargaşalık arasında arandım... "İşte orda" dedi... Kırmızı... Minicik... Şekerlik gibi... Açtım... Ses yok!.. Açtım... Kapattım... Tıktıkladım... Ses yok... Teline uzandım, elimde kaldı... Oyuncakmış...
Bir soru öncesi bakışı fırlattım...
Gülüyordu...
"Nasıl?" dedi... "Gerçek gibi değil mi?"
"Evet" dedim... "Marifet" anlamında...
"Ben" dedi "Oyuncakçı Nail"... "Nail dede derler bana"... "Ama beni senin baban tanır... Şimdilerde oğlumu tanıyor herkes..."
"Acelem var... Gerçek telefon yok mu?" dedim...
"Vaaar" dedi... "Kesik..."
"Acelem var" dedim. "Saat kaç?"
"On iki"
"Amaaan geç kaldım!.."
"korma" dedi "Çalışmaz bu saat... Günde iki defa doğru zamanı gösterir... Ben bakmasam da ... Mezar taşlarındaki parantezin iki kanadı gibi...
Güldü filozofça...
"Çattık" dedim içimden...
"Dede ne saatin var ne telefonun... Hadi bana eyvallah" dedim...
"N'apayım" dedi... ben saate yılda bir kez bakarım...
Durdum... "Neden" Diyerek katıldım bu saçma söyleşiye...
"Çünkü her yıl bir kez oğlum gelir oyuncak alır benden... Çocuklara dağıtır. Biz yaşlandık artık... Herkes onu tanıyor... "Geçen gün geldi, son oyunçakları aldı... Bekle birazdan gelecek, para getirecek... Bugün açtırırım telefonu... Herkes tanır onu... Sende tanırsın...
"Senin oğlun kim?.." Dedim...
Sevecenliği uzaklaştı... Usulca kasıldı... Konuştu;
"Noel baba."
 

 

 

Bir Saatim Olsa

Bir saatim olsa...
Anladık, saat herkesde var... Taşlı, Dijital, su geçirmez, altınlı, pırlantalı herkesde var...
Ama benimki başka... "Benimki" dedim... Aslında yok benim saatim... Mesela yani!.. olsa...
Akreple, yelkovanla oynadıkça, zaman insanlar herşey ileri-geri gitse... Zaman makinesi değil ama.. Saat... İyi düşünün... Çok fark var... Ben zamana gitmesem... Zaman bana gelse...      Şöööle otuz yıl geriye gitsem...
Ama şimdiki yaşımda veya en az yirmibeş yaşında... Daha küçük veya daha büyük değil...
Çok şey mi istiyorum?..
İmkansız var mı?..
İstiyorum kardeşim!
Hem başta "Mesela yani" dedik ya!
Neyse... Şöyle otuz sene geri gitsem... Giysem gömleğimi, kollarını bozmadan... Potinler ayağımda... Pırıl pırıl briyantinlesem saçlarımı... Özenle... Alsam elime altın saplı bastonumu... Köstek... Yelek... İşte size İrem'i-zade İlhan bey... Dededen ve gönülden zengin...
Şöyle dikilsem boğazın bir yerinde...
Başımda bulutlar...
Ayağımda köpükler...
Uçuşan martılar...
Gönülden zenginim!.. Cebimde beş kuruş... Neye yeter?..
Geç oldu... Saate bakmalı...
"Beş" mi?..
Olamaz, hava kararıyor... Bu yaz akşamında saat beş olamaz...
Geri kalmış olmalı...
İleri almalı...
Şöyle otuz yıl kadar...
Aynı bulutlar...
Aynı köpükler...
Martıların torunlarının torunları... Ama aynı martılar!..
Saat yine beş...
Yaşım yirmibeş...
Cepte beşbin lira...
Neye yeter?..

 

 

Çocukluk Üzerine

Çocukluğunu ışıltılı bayram fişekleri gibi eritenlerin bir tesellisi vardır: "Her çağ kendine göre güzeldir" zamanların dev saati geriye doğru çalışmadığına göre, bu sözü küçük bir değişime uğratmak daha doğru olacaktır kanımca; "Her çağ kendine göre güzel olmak zorundadır..."
Önce her an... Sonra her gün... Daha sonra her çağ güzel olmalı... Olmalı ki, geçmişin ateşiyle yanan mumlar değil, geleceğin zorluklarını yakıp kavuran güneşler olarak sürdürelim yaşantımızı... Evet... İnsan bugünlerin düğümlerini çöze çöze hep ileri... Hep ileri yürümeli... Ama bazen olmuyor... Olamıyor... Buruk bir tebessümle siniveriyoruz bir köşeciğe... Niye tarttığı tam olarak anlaşılmadan eskiyiveren bir terazinin ortasında buluyoruz kendimizi... O zaman çocukluk yavaşca şekilleniyor kefelerin birinde...
23 Nisan'da böyle günlerden birisi... Bugün, çocukluğuma kadar uzanan gizemli bir zaman yolculuğunun sislerinde gülüşüyor herşey...
Dört-beş yaşlarımın minicik melodikası...
Gökdere'nin deli suları... Tomenyeri... Kuş avları...
Bursa'nın buğulu... Önlüklü sabahları...
İlk okulum... İlk aşkın büyülü karmaşası...
"Sonlar"dan habersiz, sorumsuz bir dünyanın, diz boyu "ilk"lerde adımıdır çocukluk...
"İlk"leri insanlığın da "ilk"leri olan dahiler, sanatçılar belki de bu nedenle koca bebekliği sürdürürler sonuna kadar...
Kimi insan yaşayamadığı için, kimi insan dolu dolu yaşadığı için arar çocukluğunu... Ben rahat, mutlu, özgür bir çocuktum... Huzur ve inançla geleceği eşeleyen adımlarım sıklaşsa da, çocukluğum arasıra rengarenk balonlar gibi yeniden uçuşur gözlerimden göklere...
Neyse... Her çağ kendine göre güzeldir!.. Mevsimler gibi!.. Şimdiki çağım da güzel... Ama çocukluğum apayrı...
Son birşey; okul önlükleri siyah değil beyaz olmalı... Beyaz mutluluğu daha iyi anlatır çünkü... Bir de hemen kararmasa...

 

 

Köprü

Yaşamda bir köprüdür, ölüm de... Bir yerlere doğru gidiyoruz... Ölümün sırları çözüldüğünde yeni bir köprüye varacağız. Ölüm yaşanacak... Ölümden sonrası yeni bir sır olacak... Yeni bir yaşam ya da yeni ber ölüm...
Aslında, sırlı köprülerden gelip, sırlı köprülere gidiyoruz... Ve ancak, bugün üzerinde yaşadığımız "dünya köprüsü"nü biliyoruz, anlayabiliyoruz...
Daracık bir düşünceyle, mezartaşımızdaki parantezde yer alan iki tarih arasına sıkıştırıvermişiz herşeyi... Neden parantezin solunda yer alan doğum tarihimiz bir başka alemdeki ölüm tarihimiz olmasın?.. Ya da bu dünyadaki ölüm tarihimiz bir başka köprüye... Bir başka yaşama ilk adım attığımız tarih olamaz mı?..
Bence insan gitgide kusursuzlaşan ruh ve madde yapısıyla sonsuza doğru uzanan köprülerden geçiyor...
Ve birgün bütün köprülerin ötesine vardığımız da, dünyadaki erdemsizliklerle nasıl boşuna zaman kaybettiğimizi hayal-meyal anımsayıp gülümseyeceğiz...
Belki de bazılarının söylediği gibi hiçbir yere varmayacak bu köprüler... Ama ölüm ötesini düşünmek yok olmanın çaresizliğini yendiği için bile güzel... Düşünmeye değer...

 

 

Gençlik Yılı

Gencecik beyinleri hamur mayası gibi yoğuran yaşlı ve tilki beyinler unutuldu da, hep genç beyinler suçlandı son yıllarda... Hep suçlandı gençler... Neredeyse eşleşti genç olmakla suçlu olmanın anlamları... Ata'nın "Cumhuriyet sizden, düşünceleri özgür, vicdanı özgür, kültürlü özgür kuşaklar ister" sözü unutulup gitti... Hep yaşlı beyinlerin çizdiği doğrultuda kıskaca alındı gençler... Dünyayı saran kıskaçların sorumluları onlarmış gibi...
Kuş yuvada gördüğünü işler... Çocuk evde yaşadığını... Ve dünya gençliği en zor dönemini yaşıyor son yıllarda... Önden yürüyen yaşlı kuşağın bıraktığı dünya savaşlarının uzantılarını temizlemeye, güzellikler üretmeğe çalışarak ilerliyor gençlik... Ama dünyanın başındaki büyükler her zaman olduğu gibi oynatıyorlar gençleri... Köhne maceralarının figüranları olarak...
Kuş yuvada gördüğünü işler... Ama dünya gençliği pislik görüyor, güzellik işlemeğe çalışıyor... Özgür beyinlerle güzellikler içinde özgür bir dünya yaratmak istiyorlar... Ama sanki hiç çocuk olmamış, genç olmamış büyükler, küçüklerinde oynayamadıkları savaş oyunlarını oynuyorlar... Savaşa gönderdikleri gençler kurşun askermiş gibi...
Gençleri kendilerine ya da hiçbirşeye benzetemeyenler üzülmesin... Şimdilik dünyada herşey ters gittiğine göre, eskilere ters gelenler doğrudur belki de...
Bu yıl gençlik yılı... Dünyadaki bütün gençlerden oluşan bir koro için şöyle bir şarkı bestelemek isterdim;
Özgür ve çağdaş
Bir dünya kuracak gençler...
Kendi gençliklerinde kuramadıkları için
Çağın gerisindekiler,
Beceriksizliklerinden utansınlar
Ve gölge etmesinler yeter...

 

 

Yağmur Sonrası

Bir yağmur sonrası sokağında, yağmur sonrası kuşlarının senfonisinde yürüyorum... Salıvermişim düşüncemin dizginlerini... Tarihi bir film gibi, ibretli bir komedinin bulanıklığında hızlı hızlı geçiyor düşünceler...
Yağmur sonrası niye ağırlışır görüntüler?.. Gerçekten ağır-çekime mi geçer sokaklarda yaşam?.. Yoksa yağmur telaşının sonrasında bana mı öyle geliyor?.. Yağmur sonrası kuşları niçin daha gürültücü?..
İzmir'in palmiyeleri bir jenerik gibi geçiyor başımdan ağır ağır... Ve kuşlar... Cıvıl cıvıl... Hüzün mü?.. Sevinç mi?.. Bitiş mi?.. Başlangıç mı?.. Ne anlatıyorsunuz?.. Ne düşünüyorum?.. Dizginsiz...
Yağmur sonrası herşey düşünceler gibi... Elle tutulmuyor... Anlatmak zor bu huzurlu keşmekeşi...
Yağmur sonrası toprak niye güzel kokar?.. Şu geçen fayton benden bişey götürüyor... Ne?.. Deniz insanları neden daha güleç yüzlü?.. Toprak kokusuyla kokoreç kokusu karıştı... Ne güzel!... Kırk yıl düşünsem gelmezdi aklıma... "Ver bi tane..."
Yağmur sonrası deniz niye çarşaf gibi?.. Niçin ısınır hava?..
"Teyze kapa şemsiyeni yağmur bitti..."
Hüzünler yani...
Baharda beyaz beyaz bişeyler uçuşur... Adını bilmem... Öğrenmeliyim... Herşeyi bilmezsem yazar olamam ki...
Herşeyi biliyorum!.. Hiçbirşey bilmiyorum yani... Ne ki, bir sevgi ürpertisiyle diken diken tüylerim... Adını bildiklerim... Bilmediklerim... Hepinizi çok seviyorum...

 

 

Çağdaş Türk Müziğinin Gerçek Efsanesi

Mavi boyalı, çift pervaneli hantal teyyare, yükseklerde, başımızın üstünde hızla dönüyordu... Kanatlarında dökülmüş kırmızı boyalarla bi şeyler yazıyordu, "Türk müzik dünyası..."
Türk Hava Yolları'ndan bile bakımsız uçağıyla gecikmiş seferinde...
İçeri şöyle bi göz atalım...
En ön koltuklarda Türk sanat müziği sanatçıları, pilota en yakın, boşluğa nazır, torpilli koltuklar var ya... Orda işte... Hemen arka sıra türkücü ve arabeskçilerin... Ortalarda bir yerde bir-kaç piyanist şantör kanat gıcırtılarına ıslık çalıyorlar... Bunların arasına Türk hafif sanat müziği söyleyenler sıkışmış... Sıkışamıyacak kadar şişman! olanlar daha önde.... Arkalarda bir yerlerde "fabrikasyon Türk hafif müziği aranjmancıları" var... Hani şu ordan-burdan ve de uyduruktan şarkıları söyleyenler... Bunların arasında tek bir boşluk koltuk var... Süperstar işini uydurmuş, en önde pilotlarla uçuyor...
Daha da arkalarda yoldan dönenler var... Her devrin şarkıcısı olmanın yöntemini yanlış bilip, geçici rüzgarlara sürüklenenler yani... Bir pop... Bir arabesk... Tekrar pop... Çok sesli Türk müziği falan-filan... davadan döneni kimse vurmamış ama halk arka sıralara oturtmuş onları... Ancaaak, onlar kör uçuşta olduklarından görmüyorlar... Önde olduklarını sanıyorlar...
Bir de bu uçakta yerleri olmadığı halde ortalarda, koltuk aralarında gezinen, vücudlarını oraya-buraya sürten bağyan şarkıcılar var...
Ve halkın yüreğinde en önde, uçakta en arkada oturanlar var... Bu kirli hava içinde özgün, saygın ve kalıcı müzik yapmaya çalışan birkaç SANATÇI...
Haa! Uçuş ekibini saymayı unuttum...
Kaptan pilot televizyon...
İkinci kaptan radyo...
Hostesleriniz, basın, plakçı, konserci, gazinocu...
Bi de yer hostesları var... Kasetçiler, organizatörler, kap-kaççılar, korsanlar falan... Korsan diyorsam, yerlilere diş kirası kadarcık telif hakkı, yabancılara da ismail Hakkı ödeyen T.R.T. korsanların en başta geleni...
Bagaj bölümünde donmadan uçmaya çalışan rock gruplarını da sayarsak ekip tamamdır...

Birden pilot kabininde uçuş kulesinin uyarısı yankılandı... "Dikkat! Dikkat!.. Kayalıklara doğru yaklaşıyorsunuz... Bulutlardan çıkın!.. Yükselin! Yükselin!.."
Herkes duydu... Mikrofon açıktı...
Ve müthiş bir panik başladı...
- Düşeceğiz!..
- Mahvolduk!..
- Aman!..
- İmdat!..
İşin komiği, pilotlar doğru ve mutlu bir rotada gitmenin rehavetinde, herşeyden habersiz... Hostesler bu canhıraş feryatları dinlemekle, beğenmekle, göklere çıkarmakla meşgul...
Halbuki gidiş kayalıklara... Ve herşeye rağmen bağırmayan... Susan -şimdilik susan- birileri de var uçakta... "En arkada oturanlar..."
Derken bu en arkada oturanlardan birileri kalktı ayağa...
"Arkadaşlar" dediler "Bu gidiş gidiş değil... Atlayacağız..."
Birisi kaftanlı, uzun saçlı, aynalı kemerli... Tanırsınız... Diğeri kara-kuru serçe gibi bir şey... "Ben de bu uçakta kalamam..." dedi... "Boşluklara atlayacağım..."
Birisi anlaşılmayan karışık şeyler mırıldanıyorydu... "Yöresel-evrensel... Uzay müziği... Kalıcılık..." Falan-filan... Üstüne üstlük, onun kulağına, pilotların da kafasına takılan küpesi vardı... O da atlamaya karar verdi...
Üç ihtiyar delikanlı elele "Peki peki anladık" dediler, geldiler kapının önüne...
Biri "Bedava yaşıyoruz" dedi... Öteki "Leylim-ley..." Çıkış kapısının önü kalabalıklaşıyordu...
Derken bir arabeskçi kalktı ayağa, "haklısınız çocuklar" dedi, ne böyle müzik olur... Ne böyle uçak... Birleşelim atalım kendimizi boşluğa... Boşluk dediğimiz bu teyyareden daha dolu... Batsın bu dünya!..
Şişman bir Türk müziği sanatçısı, "Türk müziği böyle müzelik oluyor, çokseslendirmeli" dedi... Çokseslendirmeli ama, bunu da geçici bir moda sanan sinekler üşüştü başımıza... Ben de atlayacağım... Ordan büyükçe bir paraşüt verin... Bir türkücü, "Sarışınsın" "masmavi" diye diye farkında olmadan yaklaştı kapıya...
Hosteslerden bazıları bu sanatçıların yanına geldiler... Bagajdaki rockçılar ve özgün müzik yapan genç gruplar da bir yolunu bulup geldiler çıkış kapısına...
Ve birden hepsi atladılar boşluğa... Elele kenetlenip daire oldular...
Teyyarede kalan diğerleri ve süperstar deterjan reklamındaki gibi bakıyorlardı onlara...
Teyyare göremeyenlerle kayalıklara doğru gidiyordu...
Boşluğa atlayanların bıraktıkları dumanlarda "Çağdaş Türk müziği" yazdı... Onlar yere hiç inmedi... Ve o yazı kaldı...
Uçağın çakıldığı o tepeye şimdi "Çağdaş Türk müziği tepesi" deniliyor... Ve o gün - bugündür yoz müzik yapanlara tırmanıp - inme cezası veriliyor
.

 

 

Saygı Üstüne

     Saygı elle tutulmaz...
     Gözle görülmez...
     Saygı kendini doğurur...
     Zorla olmaz... Korkuyla olmaz...
     Saygıyla kaygıyı birbiriyle karıştırmamak lazım...
     İkisi birbirine zıt kelimelerdir... Bir arada bulunmazlar... Kaygının olduğu yerde saygı olmaz...
     Hele kişinin kendi saygınlığı konusunda kaygısı varsa... Hiç göremez aradığı saygıyı...
     Etraflarında zoraki bir saygı çemberi yaratmak isteyenlerin bu konuda kaygılı oldukları kesindir...
     Bilmezler ki:
     Saygıyı kişinin kendisi yaratır... Düşünceleriyle... Bu düşüncelerle çelişmeyen yaşam biçimi ile...
     Dantel gibi, güzelliklerle örülü bir yaşamı varsa insanın... Meclisteki yerinin yüceliğini bilir ve saygı hafiyesi gibi bakınmaz dört yana...
     Çocuğuyla, kapıcısıyla, bekçisiyle, sütçüsüyle herkesle arkadaş olur...
     Dürüst ve eksiksiz bir yaşam sürdüğünün bilincinde olanlar sıcacık bakarlar hayata...

     Kendilerine gösterilecek saygıdan en küçük bir kuşkuları olmadığını bilirler...
     Sevilecek - sevilmeyecek ne varsa hepsini severler... Saygı duyulacaklara da saygı duyarlar...
     Ama kendisi saygın değilse kişinin... Kendinde olmayan birşeyi başkasına nasıl versin?...

 

 

Asrın Maçı

Demir Leydi zırhlarını kuşanır, gider Falkland adasını alır... General Galtieri sürer neferlerini... Kapışırlar...
Reagen öyle bir çomak sokar ki Orta-Doğu'ya, kimse çıkaramaz...
Begin asar... Begin keser, öldürür...
Öteden Humeyni... İran'da Irakta hergün Kurban Bayramı....
Ve Rusya Afganistan'da... Ve Rusya Polonya'da... Orda-Burda...
Bunları görenler... Düşünenler, yazıp çiziyor... Şarkılar söylüyor... Barış şarkıları... Sevda şarkıları...
Gençler dinliyor... Gönlü yaşlılar dinlemiyor... Yüksek sosyete dumanlı solonlarda havyara, saza takılıyor... Eğleniyor...
Ve de açlar Afrika'da... Manzara bu...
Sonra beklenmedik bir şey oldu...
Dünyaya yön verdiklerini sananların -kılık kıyafetlerine dönüp bakmadan öte- ciddiye almadıkları sanatçı takımı üç kıtada stadyuma çıktılar ve Afrika'lı açlar için gösteri yaptılar...
Kulaklarında küpeleri, uçuşan saçları, giysileriyle değişiktiler...
"Biz dünyayı savaşlara, kötü günlere taşıyan kurt yaşlıların takımından... O bir örnek insanlardan değiliz" der gibiydiler.
Çaldılar... Söylediler...
Milyarlar topladılar... Açlık manzaralarını, güzelliklere çevirmek için...
O sırada... Onlar çalıp, söylerken milyarlarca savaş ölüsü uyanıp gülümsüyor gibiydi Pershing'lere, Cruise'lara... Mermilere... Toplara... Uçaklara... Düşmanlıklara... Ve çıkarları için hiç yoktan düşmanlıklar yaratanlara... Düşünmeden yaşayanlara... Üstüne üstlük düşünenleri düşünmeden... Sanatçıları, güzel şeyler söyleyenleri ciddiye almadan yaşayan bir örnek insanlara gülüyorlardı sahneden...
Ve onlar çalarken...
Masalarda savaş ve şişkinlik hesapları yapanlar... Yiyip içip, eğleniyorlardı Afrika'da ölen açlara aldırmadan...
Bu konserlerden 26 milyar yardım toplanmış...
Küpeli, saçlı, sakallı deyip geçilenler, mangalda kül bırakmayanları 26-0 yendiler stadyumlarda...

 

 

Karışık Bir Yazı

     Sabahları bir cereyan dürtmesiyle sıçrıyoruz yataktan .... Fişlerimiz takılıyor... Isınıyor kaslarımız... Ve robotlar gibi dökülüyoruz yollara... Ve uykulardan arındıkça daha iyi düşünmeye başlıyor beynimiz...
     "Bugün o işi bir bilene danışmalıyım..."
     "Yarım kilo et... Kuşbaşı tarafından..."
     "Çocuklara çikolata..."
     "Aylık... Kira..."
     "Bugün patrona çıkışmalıyım..."
     "Nasıl söylemeli acaba?.."
     "Hanıma yazlık lazım.."
     "Torunun bisikleti.."
     "Öff!.. Ne demeli?.."
     "Oğlum iki kahve getir... Telveli.."
     "Kahve, çay, deterjan... Yeşil ışıklısından..."
     "Memet usta bu başlık olmamış, değiştirmeli..."
     "Beyefendi, bu dişler çürümüş... Çekmek lazım... Yenilerini yaparız..."
     "Doktooor!.. Ekmek lazım..."
     "Kadevesi içinde size doksandokuzbin liraya olur efendim..."
     "Efendim?..
     "Efendim, malzeme çok pahalı... Herşey dışardan geliyor..."
     "Yeni Mersedes'leri gördün mü?.. Ne biçim ama?.."
     "Aslında ucuz abi... Heryer araba doldu yaa!.."
     "Beyler, paraları bozuk rica edeyim..."
     "Evladım... Sağlam para mı kaldı zaten?.. Hep bozulduk..."
     "Dışarda saygınlığımız çok arttı mirim..."
     "Avrupa'da herkes bizden sözediyor..."
     "Aferin bize be..."
     "Bugüne nasıl geldik?.."
     "Di-day di-day day..."
     "Ekonomimiz düzelince bize puan vermeye de başladılar...."
     "Yaa! Oniki puan!"
     "Arttırmışlar mı? Arttırmışlar mı?.."
     "Neyi?.."
     "Ben sağda müsait bi yerde ineyim..."

 


 

Nanik

Konuşmacı yerinden kalktı... Çatılmış kaşlarıyla etrafı süzdü... Herkes kızgındı... Çok kızgın... Kendini tutamadı güldü... Gülmekten çok (pıh!) diye bi sesti bu... Ayağına bi tekme yedi, hemen yine ciddileşti... Sahte ciddiyetini yüzüne sıkıştırdı, kürsüye doğru yürüdü...
Yürürken düşünüyordu...
«Ne işim var benim bu dumanlar... Bu kızgın adamlar arasında?.. Şöyle bi tatilde olsam şimdi... Masmavi bir deniz... Tatlı bir imbat... Çiçek kokularıyla havalanmış balkonumda, otuzbeş derece sıcakta, kırk beş derece rakımı yuvarlasam çipura yiyerek...
Sonra arasıra tekneye binsem... Nefis bir mavi yolculuğa çıksam... Ankara'dan, İstanbul'dan, Bursa'dan, sisten, dumandan, kazılmış yollardan yağmurdan, çamurdan arınsa herşey...
Masmavi bir körfezde ışıldayan sulara bırakıversem kendimi...
Bağırsam yüzerken:
«YAŞAMAK...» «YAŞAMAK!...» İŞTE BU....
Sesim yankılansa... Eteklerinde suların çırpındığı kayalıklara çarpıp dönse geriye... (Bu kürsü de ne uzak bugün....)
Sonra... Sonraaa... Sulardan daha berrak gökyüzüne bakıp ve de kıblemi Ankara yapıp bir «nanik» yapsam...»
Konuşmacı kürsüye vardı... Biraz önce ayağa kalkarken çatılan kaşları düşündükçe düştü aşağıya... Mikrofonu düzeltti... Öksürdü iki kez...
Basın, muhalefet herkes kızgın bakışlarla birşeyler söylemesini bekliyordu...
İlk ve tek cümlesini söyledi;
- «Arkadaşlar... yaptığımız incelemeler sonucu Gökova'ya termik santral yapılmasında bir sakınca yoktur... »
Sonra kendine sinirle bakanlara sırıttı... Sağ elinin başparmağını burnuna dayadı... Gözlerini şaşılaştırıp «nanik» yapmaya başladı herkes...
Ortalık birbirine karıştı... Kargaşalıkta son kez gördüğüm de o hala şaşı gözlerle nanik yapıyordu... İçi başka-dışı başka söyleyenler.

 


 

Pat...la...ya...cak...

Öyle kalın çizgilerle geçiyoruz ki tarihten... Bu. kalınlığı anlamak için çok ince olmak lazım...
Kaç tane kahraman var tarihimizde?.. Kaç kahraman yetişiyor?... Kaç kişi yetişecek gelecekte?..
Kimse farkında değil ama Türkiye kalın çizgilerle gelişmekte...
Eskiden böyle miydi Anadolu?.. Böyle aralamış mıydı pervazlarını yeniliklere?.. Videolarla, dizilerle çağdaşlık yavaşca süzülüyor en ücra köşelere... Türkiye, tarihinin en güzel kabuk atma döneminde... Ve yalnızca birkaç kişi bunun bilincinde... Başka hiç kimse bilmiyor...
Türkiye artık uydurukçuların peşinden gitmek istemiyor... Bu gerçeği ıskalayan boş laf konuşmacıları, yandaşlarının gitgide azaldığına şaşırarak sürdürüyorlar vatan-millet-sakarya edebiyatıyla süsledikleri konuşmalarını. Oysa dünyada çoktan... Türkiye'de yeni yeni göz boyama devri bitti... Gerçekler devri başladı... Ve Anadolu'nun nasıl bir çağdaşlık uyanışı içinde olduğunu bilmiyor kimse...
Birileri bilse...
O zaman mesela, yoz ve arsız müzik bitiverirdi şıp diye...
Mesela, sürpriz bir sonla bitmektense, bilinen sona binbir sürprizle varan Türk filmleri bitiverirdi şıp diye...
Mesela, uydurukçular gerçekleri söylemeye başlardı... Yalan biterdi şıp diye...
Mesela kadınları erkeklerle eşit saymamakta ısrar etmezdi kimse...
Belki de sözlüklerden çıkardı «Yerse» kelimesi...
Kimse kimseye birşey yedirmeye kalkmazdı... Herkes işinde gücünde insanca geçinmekte... Kimse kimseye kazık atmaya uğraşmadan yalnızca doğruları anlatırdı dinleyenlere...
O zaman gazete başlıklarını okumak kimbilir ne zevkli olurdu;
«Vallahi kardeşim... Ben de anlamadım nasıl oldu ama, başaramadık işte... Eh kısmet! belki bir başka sefere...»
«Kiralık ev... Oturulamayacak kadar rutubetli, küflü, izbe evimizi enflasyon sayesinde yetmişbeşbin kağıda kiraya veriyoruz... Aslında evi kimseye tavsiye etmeyiz ama bize de para lazım kardeşim...»
«Biliyorum, aslında Türkiye'den Yunanistan'a gelebilecek herhangi bir tehdit yok... Ama böyle dediğimde ya bi daa seçilmezsem...»
«Helal olsun size canım dinleyicilerim... «Süperstar» falan ayaklarına az paranızı yemedim...»
«Vatanınızı hiç sevmedim... Bi kere tuvaletler kokuyor... Sonra erkekleriniz çok saygısız... Kapalıçarşıda gezerken morardı her yerim... Bu Türkiye'de ilk ve son tatilim...»
- Turist velinimettir değerini bilin...
- Patlayacağı yok bu meretin...
- Patlar... Patlar tetiği çekin...
- Patlar... Çek... Dur... Bana doğru değil...
PATLAYACAK...
PATLA...
PAT...

 

 

Zamanlama

Adam yamulmuş tütün kutusunu açtı, bir sigara sardı... Teybini açtı sonra... Bangır bangır...
Bir kadın konuşuyordu;
Aşktan... Hayattan... Bayramdan... Ayrılıktan... Kavuşmaktan... Ondan... Bundan... Bir kadın konuşuyordu...
Adam dinliyor, içiyordu...
Ve o kadın... Teypten çoook uzakta, gecenin bir başka yerinde yürüyordu... Yakaları kalkık... Uçuşan saçları ıslanmış... Yürüyordu... Adama doğru...
Ve adam düşünüyordu;
Aşkı... Ayrılığı... Kavuşmayı...
Ve kadın yürüyordu... Düşünerek;
Aşkı... Ayrılığı... Kavuşmayı...
"Ne çok zaman geçti" dedi adam...
"Ne çok zaman geçti" dedi kadın...
"Acaba evde mi?.." Dedi adam... "Ararsam mı?.."
"Acaba evde mi?.." Dedi kadın... Hızlanarak...
Bir duman çekti adam...
Teypte birşeyler söyledi... Güldü kadın...
Adam da güldü... "Gülüşü hala böyle çağlayanlar gibi mi?.." dedi...
Sesi biraz daha açtı adam...
Biraz daha yaklaştı kadın... Birkaç adım daha ...
"Şimdi kapım çal sa... Geliver se" dedi adam...
Güldü kadın...
Güldü adam...
Gülüştüler...
Gülüşmeler duyuldu...
Zile uzanan parmakları kapandı kadının... Vazgeçti...
"Ne kadar zaman geçti?.." dedi adam...
"Geç kaldım..." diyebildi kadın...
"Geç kaldım... Mutluluğu bulmuş özlediğim..."
Ve arkasında gülüşler... Önünde zaman... Yavaşça uzaklaştı kapıdan...

 

 

Kırık Bir Evlilik Hikayesi

     Uzaklardan sarhoş kahkahaları geliyordu... Ve horoz... Gün ağarıyor... Ve köpekler...
     - Bu ne gürültü?...
     - Bir şey yok!.. Kediler çöp tenekelerini devirmiştir... Uyumana bak...
     - Uyuyamam... Gün ağarıyor... Bak, güneşin mızrakları vurmaya başladı Uludağ'a...
     - Canım bana ne?.. Uykum var...
     - N'olur kalk, beraber seyredelim...
     - Üff!.. Beni rahat bırak...
     - «Allahım... Kuşlar... Horozlar... Yaşamak ne güzel!..»
     - Susar mısın?.. Uyumak istiyorum...
     - Hatırlar mısın?.. Beş sene önce... Seviştikten sonra her sabah güneşi doğururduk yatağımıza...
     - ............ (Sessizlik)
     - Hani bir yılbaşı sabahımız vardı... Karların üstünde uyuyakalmıştık sarmaş-dolaş...
     - ............ (Sessizlik)
     - Ben terasa çıkıyorum...
     - Saçmalama... Hava buz gibi...
     - Buz gibi olan yatak aslında... Kalkıyorum ben...
     - Nereye?..
     - Beste yapmaya...
     - Allahım! Sende herkes gibi doğru dürüst yaşayamaz mısın?..
     - Herkes doğru ve dürüst mü yaşıyor sence?..
     - N'olmuş!.. Herkesin uyku saati... Yemek saati belli... Ne güzel...
     - Ama sen beni «delim» diye severdin...
     - O eskidendi... Evlendik anlıyor musun?.. Evlendik... Bir düzene gir artık...
     - Evlenince düzene girmek mi lazım?.. Vay canına!.. Ben gerçekten deliymişim...
     - Sen insanı çıldırtırsın...
     - Ne güzel... Birbirimizi çıldırtıyoruz... Çılgınlar gibi evliyiz...
     - N'olur kes artık!.. Şimdi ağlayacağım... Ne gündüzün belli ne de gecen... Keşke babamı dinleyip mütayit Rıza beyin oğluyla evlenseydim...
     - Evet... Ne güzel!.. Mütayit Rıza beyin oğlu güneş doğarken horul-horul uyurdu...
     - Horul-horul uyurdu... Harıl-harıl da çalışırdı... Sen n'apıyorsun?... Bi tutturmuşsun sanat, sanat... Sanat karın doyurmuyor ama...
     - «Sanatın doyuracağı bir yer var ama o sende yok...»
     - Seni anlamıyorum... Anladın mı?.. AN-LA-MI-YO-RUM...
     - Hayır anlamadım... Ne güzel... Ben de seni anlamıyorum...
     «Evet hakim bey... ANLAŞAMIYORUZ...»

 

 

Şiirce Yazı

Mavi kırlentlerde siyah ayçiçeği desenleri vardı... Ağır çini soba homurdanmadan yanıyordu... Mağrur... Karşı blokların camsız... Boyasız... Şekilsiz betonuna kış güneşi doluşmuştu...
İçerden bakınca dışarısı yaz gibiydi... Ve buğulu bir bardakta parmak izleriydi gökyüzünde bulutlar...
Belki de düşümün görüntüsüydü herşey... İzler de, buğular da penceredeydi... Yine de bir gerçek var;
Sarı ve siyahtan oluşan bir gece yaklaşıyor... Bir gece ağır savaş postallarıyla geçecek üstümüzden... Tank paletleri ekvatorunu tamamlıyor dünyanın... Karabiber gibi bir gece ile hapşuracak insanlar... Ve "çok yaşa" demeye gücü yetmeyecek kimselerin...
Ahmakça savaşı sürerken kardeşlerin...
Ömür uzatmaya çalışıyor üç-beş beyin...
Hay ben içine... Böylesi çelişkinin...

 

 

Suyun İkinci Yüzü

     «Su bize hayat verir...»
     «Dün yine kesildi, kırıldık...»
     «Su gibi ömrün uzun olsun...»
     «Akan su kir tutmaz...»
     «Sayım suyum yok!..»
     «Sular gibi berrak olmalı insan...»
     «Sevgisiz insan susuz ağaca benzer...»
     YETER!.. Anladık!..
     Su hayat... Su güzel... Su berrak...
     Suya kötü bişeyler yazamazmıyım?..
     Keşke içmesek... İstemesek... Doğada kalsa...
     Ey su!.. Sıkı dur!.. Sana kötü şeyler yazacağım... Akmasan da musluğumdan duyuyorsun biliyorum...
     Önce sen dalkavuksun!...
     Nerden mi çıktı...
     Çıktı işte... Dalkavuksun sen... Düşün bakalım, evrende senin kadar bulunduğu kabın şeklini alan bir başkası var mı?... Yalnız şeklini mi?... Rengini... Kokusunu...
     Hiç tıssslama... Birazdan akacaksın... (Mesela, yani) Ellerimin, yüzümün, bardağımın, çanağımın şeklini alacaksın...
     İstediğin kadar tısssla... Ben seni dökmezsem... Yıllarca kalırsın bardağımda...
     Sonra mı?...
     Sonraaaa... Uçarsın...
     Bir yaz günü buharlaşıverirsin... Kesilirsin...
     Bir kış günü donarsın Kesilirsin...
     Ey su!..
     Sen dalkavuksun... Ahlaksızsın... İki yüzlüsün...
     Vefasız...
     Vefat mı ettireceksin susuzluktan?... Tıssslama artık n'olur... Birkaç damla da olsa, göster yüzünü musluktan...

 

 

Bi Bildiğimiz Var

     Televizyonda yerli film seyrederken, filmin ortasında televizyonu kapatmadan önce hep düşünüyorum; "Kısır bir beyinden sezaryanla alınmış uyduruk düşleri seyretmeye mecburmuyuz?.." Diye... Elli milyon kişi mecbur mu? "Zırva" sözcüğünün yetersiz kaldığı bu saçmalıklara...
     Kurgu-bilim değil bir aşk filminde en az seksen kilometre hızla giden otomobilin tamponuna takılıp yerlerde sürünen, tırnaklarını arka kaputun kenarlarına geçirip kendini yukarı çekebilen tosuncuğu seyrederken -hem de cumartesi akşamı- Hay bu filmi yazanın da, çekenin de, oynayanın da, oynatanın da... Diye sıralamaya mecbur muyum ben?..
     Değilim tabi!.. Kapatıyorum televizyonu...
     Diyelim ki herşeyin başlangıcı iyi olmaz... Türk sineması da eskiden böyleymiş... Bu kadarmış işte...
     Ama bilgisayar reklamlarının gazeteleri sardığı... Uzay savaşlarının tartışıldığı yirmibirinci yüzyılın ilk ışıklarını yaşayan dünyada, hergün ilerlediğinden dem vuran bir ülkenin televizyonuna yakışıyor mu bu saçmalıklar?... Derme-çatma yerli filmler.... Eğlence programları... Kelime yasakları falan-filan...
     Müziğimiz, filmlerimiz, kitaplarımız toplumumuzun aynası ise...
     Bu gösterilenlerse bizim aynamız... Çağın gerisinde olduğumuz kesin.
     Ama biliyorum, çağı saniye hesabıyla izleyen... Hatta önüne geçen yazarlarımız, çizerlerimiz, sanatçılarımız var... Ve kimbilir hangi gizli hesapların mandalıyla engelleniyor gerçek sanatçıların halkla iletişimi...
     Ve yaşam kıvancıyla dolması gereken bir cumartesi akşamı kokuşmuş duygu sömürülerine mendil açtırılıyor...
     Sonra bu fotoroman-film kültürünün gerdeğe girmesinden doğan çocuklar içki içiyor, arabesk dinliyor, kitap okumuyor, tiyatroya gitmiyor...
     Kendileri de eksik olanlar gençlerin bu eksikliğinden hoşnut..
     Ama doyurulamayan eksiklikler çarpıklıklara yönelmeye başlayınca suçlanan yine gençler oluyor...
     Kafeterya yasak... Disko yasak.. kız-erkek arkadaşlık yasak... Müzik gurubu kurmak yasak... Saz çalmak yasak... Tiyatro yapmak yasak... Darvin yasak...
     "Bizim gösterdiklerimizi -yanlış da olsak- seyret... Dinle... Oku...
     Elbet bi bildiğimiz var... Senin bilmediğin..."
     Bi bilmediğimiz var?... !... ?...

 

 

Haydan Gelen Huya Gider

     Düşünün bakalım... Bizimki kadar huysuz bir toplum var mı?..
     - Öff... Bugün canım hiç okula gitmek istemiyor...
     - Yemiycem işte...
     - Bıktım gazetelerle kahvaltı etmekten...
     - Dır dır etme...
     - Ne baktın lan!... Tanıyamadın mı?...
     - İtişmeyin kardeşim..
     - Terbiyesiz!..
     - Dağılın lan!..
     - Dağıtırım haa!..
     - Dağılmışı var...
     - Beni geçersin haaa...
     - Vay ayı vay... Söndür lan farları...
     - Beyefendi şapkanızı çıkarır mısınız... Göremiyoruz...
     - Çıkaramam, kafam üşür...
     - Sen zaten kafayı üşütmüşsün manyak çıkar lan şu şapkayı!...
     - Peki...
     - Yuh lan!.. Sekiz numara çıkarılır mı... Ne güzel oynuyordu çocuk...
     - Eşcinsel hakem... Eşcinsel hakem...
     - Bakkal efendi geçen seferki malboro'lar kötü çıktı...
     - Sıra bende hanımefendi...
     - Aaaaaa!.. Sırayla mı ayol!... Parayla... Bakkalcım bi şişe de viski ver...
     - Uçak ve motorlar tamam duruncaya kadar yerlerinizden kalkmayın...
     - Beyefendi otursanıza... Duymadınız mı hostes ne diyor?...
     - Sen işine baksana aslanım..
     ...............
     Doğru, bir hay huy içinde koşturuyoruz... Bi de çalı arabaları gibi birbirimize takılmasak... Herkes işine baksa... Yanlışsız yapabilsek herşeyi...
     Ama olmuyor işte... İnsan hay huy içinde koştururken yanlışlar yapıyor...
     Halbuki bir öğrenebilsek; Haydan gelenin huya gittiğini!..
     Huysuzluklar bitiverecek...

 

 

Otuzbeşe Bakla

     - Kadın herşeyin iyisini seçer...
     "Bazen de herşeyin iyisi gibi seçilir... Satılır başlık parasına.."
     - Kadınlar erkeklerle eşittir...
     - Her zaman değil ama...
     - Ne zaman mesela?..
     " Kadınlar tarlada çapa sallarken erkeklerin kahvede tavla başında olduğu zaman erkeklerle eşit değildir kadınlar..."
     - Canım ne farkeder?.. Tarla-tavla arada bir harf oynuyor...
     - İşi demagojiye dökersen, huzurla muzur arasında da bir harf oynuyor...
     - Kadınlarla erkekler eşittir..
     - Değildir...
     - Neden değildir?..
     - Bir kız evlenmeden ailesinden ayrılıp tek başına yaşayamaz örneğin...
     - Neden?..
     - Erkek değiller de ondan... Kötü derler...
     - Kadınlar da seçilebilirler... Milletvekili olabilirler... Fikirlerini erkeklerle aynı kürsüden söyleyebilirler...
     " Ve ihraç edilirler..."
     - Erkekler de ihraç ediliyorlar...
     - Olabilir...
     - Kadınlar elli seneden beri seçme-seçilme hakkına sahiptir...
     - Yapma yahu o kadar oldu mu?..
     - Ne?..
     - Kadınların hakları...
     - Hangi hakları?..
     - Canım sen söyledin ya... Kadınların seçme seçilme hakları::
     - Ne hakla?
     "Otuzbeşebakla..."

 

 

      Olay

     Baba:
     "İşte böye Uğur bey... Almanlar çocuklarımı benden kopardı heim lara koydular..."
     Uğur bey.
     "Neden aldılar çocuklarınızı? Dayak falan?"
     Baba:
     "Biz de bilmiyoruz efendim... Ben bütün babalık görevlerimi yerine getirdim... Ayda belki bir kez babalık görevi olarak dövmüşümdür...
     Düşünce:
     (Dayak... Babalık görevi"...?...)
     "Evet dayak... Dört gün okuldan kaçmışlardı, o zaman dövdüm... Babalık gereği..."
     Uğur bey:
     "Neden kaçmışlar okuldan?"
     Baba:
     "Ezildiklerini söylüyorlardı efendim... Almanlar eziyorlarmış..."
     Uğur bey:
     "Siz baskı yapıyor muydunuz çocuklarınıza?"
     Baba;
     "Hayır efendim... Ben hep mutlulukla davrandım çocuklarıma. Ama onlar okulda o kadar çok şey öğrendiler ki!.. Bizleri beğenmez oldular..."
     Düşünce:
     (Öğrenmek... Okul!..)
     Çocuk:
     Evet Uğur abi, bu Almanlar bizim gibi değil... Başka bunlar... Biz alman gençleri gibi davrandıkça onlar bizi aralarına alıyor... Ailelerimiz kızıyor bu sefer de... Şaşırdık kaldık abicim... Köprü ortası balıkçılarına döndük... Neyiz biz? Alman mı Türk mü?..
     Uğur bey:
     "Peki özlüyormusunuz çocuklarınızı?.."
     Baba:
     "Özlemezmiyim efendim... Özlemek ne kelime ? Ama onlar özgürlük denen O şeyi tatmışlar bir kere!.."
     Düşünce:
     (Özgürlükten daha önemli ne var ki insan için?..)
     Çocuk:
     "Buralarda her şey serbest be abi!.."
     Düşünce:
     (Madem ki gelenek-görenek demişiz... Neden boşvermişiz? Gönderdiklerimizi mi boşvermişiz?... Boşverdiklerimizi mi göndermişiz?..)
     Baba:
     "Yabancı çevreye özeniyor çocuklarımız.."
     (Kendi çevresinde kendince yaşayacağı ortam var mı çocuğun?)
     Uğur bey:
     "Küpe müpe ha!.. cık cık cık...
     Baba:
     "Bu bi şey değil... Eskiden saçları da boyalıydı..."
     Çocuk:
     "Burda herşey serbest be abi!.."
     Uğur bey:
     "Neden özeniyor sizce yabancılara çocuklar?..
     Düşünce:
     (Uğur bey bırak numarayı sen de biliyorsun gençlerin neden özendiklerini... İnsanın bilmediği korktuğu şeylere gizli gizli bilenir iştahı... Kötü şeylere alışıyorlarmış... Dilimizi, dinimizi unutuyorlarmış... mış... mış... Gençliği kendine çekmek için, bir sürü müzik aletinden başka, neredeyse şovlara başlayacak kilise... Biz se asırlardan beri, aydınlık düşünceli gençlerin anlayacağı dile döndüremedik camilerimizi...
     Koy kendi güzelim geleneklerini bir kefeye... Batıyı da aynen öbür kefeye... Çocuklar karar versin özgürce...
     İki şey birbirine ters geliyorsa birinden biri geridir mutlak... Ya tamamen ayıralım kefeleri, yaşıyalım gelenekleri -ki bu imkansız... Çağ ilerliyor durmadan- Ya da sessizce birleştirelim kefeleri...

 

 

Plof!..

     İçimde bir his var... Göreceksiniz, yakında ben de Profesör olacağım...   Ne ilgisi mi var?.. (İlgi değil alâka)  Var işte... Yakında Prof. olacağım...  Az kaldı... Hele bir olayım görürsünüz...  Önce bir kart bastıracağım... «Prof. İlhan İrem...» Sonra sokak kapıma altın sarısı bir plaka; «Prof. İlhan İrem» «Müzik profesörü...»
     Sonra değmeyin keyfime... Düşünün bir kere... Seyirciler toplanmış... Orkestra sahnede hazır bekliyor... Spikerin ekolu anonsu; Prof... Prof... Prof... İlhan... han... han... İrem... rem... rem... Rakiplerim çatlatsın...
     Sonra gurubumu tanıtırım, davulda Profesör Ahmet... Basta doçent Aykut... Eeeee!.. Koskoca Profesör şarkıcının gurubunda öyle etiketsiz müzisyenler olacak değil ya!..
     Sonra bu yeni kişiliğimle hemen yeni bir plak yapacağım; Profesör İlhan İrem'in son plağı çıktı... «YÖK» plakçılarda...
     Sonra hemen küpemi çıkartacağım... Saçlarımı, bıyıklarımı da keseceğim... Eeeee!.. Prof. olmak kolay mı?.. İstersen kesme... Sürüverirler adamı... «Görülen lüzum üzerine» diye bir beste yapmayı hiç istemem doğrusu...
     Bizim plak stüdyolarının kapısında kırmızı ışıklı bir levha vardır... kayıt yapılırken yanar... «Kayıt vardır girilmez» Onu da değiştirip, yeni bir levha astıracağım; «Konsültasyon vardır girilmez...»
     Konserlerin sonunda yeniden sahneye çağırmak için bağıracaklar...
     PIIIROF...
     PIIROF...
     PIIROF...
     Yeniden çıkacağım sahneye... Fakat bu kez şarkı söylemeyeceğim...
     Davulun başına geçip, patlatıncaya kadar solo yapacağım...
     PLOF... PLOF... PLOF...

 

 

Dolap Beygiri

     Bazen diyorum... Gazeteleri karıştırırken... «Keşke bir dolap beygiri olsam...»
     - Aman efendim estağfurullah!...
     - Yok yok... Bazen gerçekten düşünüyorum bunu... Düşünsenize... Önce aklım eşek aklı kadar çalışacak...
     Ve şimdi beni rahatsız eden, üzen ne varsa aklıma uygun gelecek... Hiç düşünmeyeceğim... Üzülmeyeceğim... Şimdi beni üzenleri o zaman hep kendimden bileceğim...      Sonra, dolap beygiri olduğumda gözlerim bağlı olacak...
     Olduğum yerde dönerken yürüdüğümü, ilerlediğimi zannedeyim diye gözümü bağlayacak sahibim...
     - Aman İlhan bey... Neler söylüyorsunuz?..
     Canım size ne... Herkes eşekliği kendine... Dolap beygiri olmayı istemenin özgürlüğü yok mu bu ülkede?..
     Gözlerim bağlı olunca, eğri-büğrü ne varsa görmeyeceğim artık...
     Gazete de okumayacağım... Zaten okusam da anlamayacağım... Serde eşeklik olacak...
     Ne ağlayacağım... Ne sızlanacağım...
     Gözlerim bağlı dönüp duracağım...
     İlerlediğimi sanarak...
     Arasıra duracağım... Çünkü insanlıktan kalma alışkanlıkla fazla alışık değilim ilerlemeye...
     Sonra... Sahibimin sopası getirecek aklımı başıma...
     Yine başlayacağım yürümeye...
     Eşek aklımla düşüneceğim... Ve kendimle övüneceğim;
     «Ne ilerledim be!...»
     Döne döne ürettiklerim beni döndürenleri mutlu edecek...
     Ben de, anlamadan sevineceğim...
     Bana ne... Bana ne... Dolap beygiri olmak istiyorum ben...
     - Aman İlhan bey ...Kendinize gelin...
     - Asıl siz gelin kendinize...
     Ve başlayın dönenleri görmeye... Görmek istemezseniz, gözlerinizi bağlarsınız benim gibi... Hem sizin «Dolap beygiri» olmanıza da gerek yok...
     Aslında gözlerini bağlamak ta gereksiz bazı insanların...
     Siz yine öyle kalın... Kalın...

 

 

Pazarlık...

     En güzel incirler bizim bahçedeki ağaçta saklıdır...      Komşumuz Hayriye'anım bilseniz ne pasaklıdır...      Bazı eski politikacılar konuşsalar da, onlar yasaklıdır...
     Üzerinde yaşam olması ihtimali en kuvvetli gezegen Mars'tır...
     Türkiye'nin doğudaki en uç noktası Kars'tır...
     Ajda Pekkan'ın kocası Ali Bars'tır...
     Işıklı akşam alacasında, boğaz lokantaları hem gizemli hem gösterişlidir...
     Gökova körfezi santral yapmak için çok elverişlidir...
     Nagazaki kentine atom bombası atan pilot Bergman intihar etti...
     Türkiye atom bombası aleyhine gösteri yapan beş İtalyan'ı sınırdışı etti...
     Dinçerler, "Atatürk'çülüğün kitaplara girmesi lazım" dedi...
     Atatürk bulutlardan buna gülümsedi...
     Bu millet yalancıktan politikacıları çok benimsedi...
     İzmir Belediye Başkanı, "Güngör'ü ben giydirdim... " dedi...
     Güngör, "Bu benim kendi politikam..." dedi...
     İzmir'de kimler ne kadar rüşvet yedi?...
     Özal, "Biz demokrasi aşığıyız... " dedi...
     "Aşkından demokrasiyi öpüyor..." dedi kalabalıktan birisi...
     Kağıthane eskiden mesire yeriymiş...
     Bugün Harran sekizbin yıl öncesinden daha geriymiş...
     Nikah kıyılacakmış...
     Af çıkacakmış...
     Kadınlar daha uzun ömürlü...
     Bütün kaloriferler kömürlü olacakmış...
     Vızz... Mış... Vızzz... Mış...
     İşadamları başbakanın uzakdoğu gezisinde bavul bavul mal alıp, gümrüksüz yurda soktular...
     Dün akşam sivrisinekler heryanımı soktular...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Politik Olmayan Bir Öykü

     Lazın biri atlamış gemiye yolculuğa çıkmış... Güverteden seyredermiş Karadeniz'in iri kıyım dalgalarını...
     Gel zaman git zaman seyirlikten çıkmış korkuluk olmuş dalgalar... Tut ki koca gemi bir karpuz kabuğu, yumurta popolu hacıyatmaz vitrinlikleri gibi sallanır durur...
     Sallanmış, sallanmış yapışmış küpeşteye... Ama yazgı bu ya, ayağı kayıvermiş, elleri açılmış. Uçuvermiş denize lazcık...
     Kaptan tepeden görmüş olanları... Şapkasını bile çıkarmadan dalmış denize... Bata-çıka kurtarmış lazı... Birlikte çıkmışlar güverteye...
     Neyse... Deniz durulmuş... Güneş çıkmış... Yolculuk sürüyormuş... Ama kaptan o günden sonra garip huylar edinmiş... İkide bir lazın yanına gelip; "Lan Temel" diyormuş...
     Nasıl kurtardım seni ama?..
     Sağolun efendim...
     Ölüp gitçektin len...
     Temeeel!..
     Buyur kaptan...
     Seni kurtardığımı unutma... Güvertede gezinme pek...
     Hava güzel kaptan...
     Olsun... Olsun... N'olur n'olmaz... Dalga-malga çıkar da... Neme lazım... Uğraştırma bizi...
     Günler geçiyor, gemi güneşli bir denizin tatlı kıvrımlarında rahvan salıntılarla ilerliyormuş. Kaptan da durmadan takılıyormuş laza...
     Temel, seni nasıl kurtardım ama.
     Sağol bey!
     Seni kurtardığımı unutma ha!.. Dikkatli ol.
     Bakın, şu güverteden denizi seyreden koca burunlu adam var ya.. İşte onu ben kurtardım. Yoksa boğulup gidecekti...
     Ne kaptanım ben de!..
     - Temel ! Uzak dur küpeştelerden. Yuvarlanıp denize düştüğün günleri unutma. Aaah-ah. Ben olmasaydım görürdün sen.
     Bir - üç - beş - yedi - onbeş. Başa çıkılacak gibi değil.
     Yine birgün kaptan;
     Temeeel! Demiş.
     Temel duyar duymaz atmış kendini güverteden aşağı. Değme yüzücülere taş çıkartırcasına uzaklaşmış gemiden enginlere doğru. Bir yandan sesi yankılanıyormuş dalgalarda;
     "Ne cankurtaran. Ne gemi. Ne kaptan. Ne polis. Ne korku isterim. Korkmayın. Korkmayın be! Yüzmeyi öğrendim.
     Öğrendim...
     Öğrendim...
     Öğ!..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KDV

     T.R.T - P.T.T. - Y.S.E. - D.S.İ. - S.S.K. - D.D.Y. - T.H.Y. - Y.Ö.K. - U.S.A. - K.D.V. - ZAM...
     Başımıza ne geliyorsa bu üç harflilerden geliyor... Ve dört harfli kelimelerin harfleri daha çok olduğu halde, bu üç harflilerle başa çıkamıyor... (Hayır saçmalamıyorum...) Mesela "maaş" dört harfli bir kelime ama "zam" ile başa çıkamıyor... Mesela "para" dört harfli bir kelime ... "USA" ile başa çıkamıyor...
     Mesela... Mesela... "Zaman" beş harfli bir kelime... Ama PTT ile başa çıkamıyor... "Zaman" THY ile de başa çıkamıyor...
     Ve KDV... Onunla kimse başa çıkamıyor...
     "Şimdi efendim... Geçen gün ben bi kutu kestane şekeri aldım... İkibin papel... İki yüz lira da KDV aldılar... Ama fiş kesmediler... Şimdi n'olucak?.."
     "Efendim, doktorlar mal satmıyorlarki... Emek ve bilgi satıyorlar... KDV'yi onların diplomalarına mı koydular?.."
     Faturasız malını KDV'li satan nasıl denetlenecek?.. Ya da mal değil ... Emek - bilgi satanlar...
     Amaaan geçiniz... Karışık işler... Aklım ermez...
     İşte bu üç harfli kuruluşlar, vergiler hep derde deva...
     Yalnız vergiler mi?..
     Üç harfli duygular yok mu?..
     AŞK... O da başa bela...
     Kin...
     Çoğalmalı harfler... Duygular... Akıllar... Elele, birbirlerini, birbirlerinin ceplerini baltalamadan daha güzeli bulmalı insanlar...
     Ama olmuyor işte... Olmuyor...
     Baksanıza... Ben güzelliklerin çoğalmasından söz ediyorum, adamlar kelimeleri siliyorlar sözlüklerden birer birer...
     Kelimeleri...
     Hem de güzelim kelimeleri...
     Yaşam gibi...
     Onur gibi...
     Özgürlük... Sevecenlik gibi...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Battı (Balık Yan) Gider

     Meyhanecinin şahidi sarhoş derler ya... Her zaman geçerli değil bu söz. Geçenlerde sarhoşlar toplandılar... Çözemedikleri bi dava vardı... Meyhanecileri şahitliğe çağırdılar... Ama hiç tınmadı... Gelmedi meyhaneciler...
     Fransa'daki "Orly katliamı" davasından sözediyorum...
     Türkiye'min dünya tatlısı içkicileri alınmasınlar..."Sarhoş" dediğim, Ermeni katiller... "Meyhane" Fransa... Meyhaneciler Fransa bakanlar kurulu...
     Ama meyhaneci sarhoşun şahidi olmadı bu kez... Fransa bakanlar kurulu yani.
     Herşeyi biliyorlar...
     "Herşeyi söylemek mümkün...."
     Ama anlatamıyorlar...
     Oysa bi anlatabilseler... Takkeler düşecek... Keller görünecek...
     Ama korkuyorlar...
     Çünkü anlatırlarsa; bir zamanlar Ermenilerle gizli toplantılar yaptıklarını... Destekler-mestekler falan filan...
     "Herşeyi söylemek mümkün..."
     Ama anlatamıyorlar...
     Korkuyorlar...
     Ermeni katillere verdikleri silahlar kendilerine dönecek... Biliyorlar...
     Korkuyorlar...
     Bi de "Balık baştan kokar" derler...
     Fransız meyhaneciler balıklarını kokutmak istemiyorlar...
     Garbisyan...
     Semerciyan...
     Vartanyan...
     Battı balık yan gider...
     Gitsin...
     Ama bu işin kokusu çıkmasın...
     Bir çıkar sa...
     Baştan kokan balık...
     Yan gider alık alık...
     (Bu yazının sonu iyi olmadı be babalık!..)
     Sen sus "kuru kalabalık..."

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Zeytinyağlık

     Benim adım İlhan...
     Soyadım Aldatmaz...
     Ben sonradan «İrem» yaptım...
     Ama asıl soyadım Aldatmaz...
     Ailem öyle uygun görmüş... Öyle koymuşlar...
     Benim adım İlhan Aldatmaz...
     Adım başka türlü de olabilirdi... «Cemalettin Şenşakrak» mesela... Ya da, «Hüseyin Çiftgezer...»
     Adım başka olsaydı... Ben başka mı olacaktım?... Ya da düşüncelerim değişecek miydi?..
     Ne gezer...
     Ben hep aynı ben...
     Hep aynı düşünceler...
     Ya da «George» diye değiştirsem adımı...
     Değişecek mi?.. Türklüğüm... Müslümanlığım...
     «İremov» yapsam soyadımı... Hatta adım da soyadım da değişse...
     İlhan İrem...
     İvan İremov... Olsa... Bulgar mı olacağım?.. Bulgaristan'da bile yaşasam...

     Bulgarların soydaşlarımızın isimlerini değiştirmelerini, suya zeytinyağı karıştırmaya benzetiyorum... Zeytinyağı üste çıkar... Su hep aynı berraklığıyla kalır altta...
     Zeytinyağ - zeytinyağdır...
     Su da su...
     Bulgar - Bulgardır...
     Türk... Türk...
     Ama herşeyden önce, insan insandır...
     Düşüncesiyle... Duygusuyla... Tutkularıyla... Özgürlüğüyle...
     İnsan insandır...
     İster adını değiştir... İster soyadını... İster ikisini birden... Düşüncesini değiştirmezsin yüreğine girmeden...
     Çocuklarına istedikleri adı verme özgürlüğünü vermeli insanlara...
     Barış ağacının zeytinlerini döküp, zeytinyağlık etmeden...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kraliçe, Sanat Güneşi, Vesaire

     Dünyada, ne kadar çok kedi ...
     Ne kadar çok köpek...
     Ne kadar çok eşek...
     Ve ne kadar çok maymun vardır...
     Ama bence en şanslı kediler bizim kasabın kedileridir... Oooh!... Biftek elden süt gölden... Baksanıza...
     Kendin pişir kendin ye bahçesinde masaların arasında dolanan